|
Karl Marks
Ücretli Emek ve Sermaye[75]
Aralık
1847'nin ikinci yarısında kendisi tarafından
verilen konferanslara dayanılarak Marks tarafından
yazılmıştır. Neue Rheinische Zeitung,
5-8 ve 11 Nisan 1849, n° 264-67 ve 269'da yayınlanmıştır.
[Türkçe'ye çevirisi, K. Marks, Ücretle
Emek ve Sermaye, Marks-Engels: Seçme Yapıtlar,
Cilt: I, s: 174-212, Birinci Baskı, Sol Yayınları,
Aralık 1976]
|
FRİEDRİCH
ENGELS'İN GİRİŞ'İ
Bu yapıt, Neue Rheinische
Zeitung'da[76]
4 Nisan 1849 tarihinden başlayarak bir dizi başyazı
olarak yayımlandı. Marx'ın 1847'de, Brüksel'de,
Alman İşçileri Birliğinde[77]
verdiği konferanslar, bu broşürün temelini
oluşturur. Bu yapıt, basıldığı
kadarıyla, yarım kalmıştı. Gazetenin
269'uncu sayısında, makalenin sonunda, "Devam
edecek" notu ile verilen söz, o sırada hızla
birbiri üstüne yığılmakta olan olaylar
sonucu yerine getirilmedi: Macaristan'ın Ruslar tarafından
istilâsı,[78]
bizzat gazetenin de kapanmasına (19 Mayıs 1849) yolaçan
Dresden'deki, Iserlohn'daki, Elberfeld'deki ayaklanmalar, Pfalz
ve Baden ayaklanmaları.[79]
Marx'ın ölümünden sonra bulunan yapıtları
arasında makalelerin geri kalan bölümlerinin
müsveddelerine raslanmadı.[80]
Ücretli Emek ve
Sermaye'nin ayrı bir yayın olarak broşür
(sayfa 174) biçiminde birkaç baskısı
yapılmıştır, sonuncusu, 1884'te
Hottingen-Zurich'te, Schweizerische
Genossenschafts-Bushruckerei (İsviçre
Basın Kooperatifi) tarafından yayınlanmıştır.
Şimdiye kadar yayınlananlar, ilk metne harfi harfine
uyuyordu. Ama bu yeni baskı, propaganda broşürü
olarak, en azından 10.000 adet dağıtılacaktır;
bu bakımdan, Marx'ın kendisinin de, bu koşullar
altında, asıl metinde değişiklik yapmadan
yeni bir baskıya izin verip vermeyeceğini düşünmeden
edemezdim. Kırklarda, Marx ekonomi
politiğin eleştirisini henüz tamamlamamıştı.
Bu, ancak ellilerin sonuna doğru gerçekleşti.
Onun için, Ekonomi Politiğin
Eleştirisine Katkı'nın birinci
kısmından (1859) önce yayınlanan yazıları,
birçok bakımdan, 1859'dan sonra yazdıklarından
farklıdır. Bundan önceki yazılarında
öyle deyimler, hatta başlıbaşına öyle
tümceler vardır ki, sonraki yapıtları
açısından talihsiz, hatta yanlış
görünürler. Şurası açıktır
ki, geniş okur yığınları için
yapılan sıradan yayınlarda, yazarın
entelektüel gelişiminin bir parçası olarak
bu ilk bakış açısının da bir yeri
vardır, ve yazarın olduğu kadar okurların da,
bu eski yapıtların değiştirmeden basılmasını
istemek hakları vardır ve. benim de bunların tek
sözcüğünü olsun değiştirmeyi
aklımın köşesinden bile geçirmemiş
olmam gerekirdi. Ama, hemen tümüyle
işçiler arasında propagandayı amaçlayan
yeni bir baskı sözkonusu olduğunda, iş
değişmektedir. Bu durumda, Marx, elbette, 1849 tarihli
eski açıklamasını, yeni bakış
açısıyla bağdaştırmak
isteyecekti. Ve bu baskı için,
bellibaşlı bütün noktalarda, bu amaca ulaşmak
üzere, bazı gerekli değişiklik ve eklemeleri
yapmakla, Marx'ın düşünüşüne
uygun bir davranışta bulunduğumdan eminim, Okura
şimdiden söylüyorum: bu, Marx'ın 1849'da
yazmış olduğu değil, 1891'de yaklaşık
olarak yazmış olacağı broşürdür.
Dahası, asıl metin öyle çok sayıda
dağıtıldı ki, onu, daha ileride tüm
yapıtları arasında hiç değiştirmeden
yeniden basmama dek, bu, şimdilik, yeterli olacaktır.
Benim yaptığım
değişikliklerin tümü, bir tek
nokta etrafında toplanıyor. Asıl metne göre,
işçi, kapitaliste, ücret karşılığında
emeğini satmaktadır; bu metne göre ise,
işçi, işgücünü
satmaktadır. Bu değişiklik için bir
açıklama yapmam (sayfa 175) gerekir. Bu açıklamayı,
bu sorunun basit bir sözcük oyunu değil, tersine,
bütün ekonomi politiğin en önemli
noktalarından biri olduğunu görsünler diye
yapmalıyım. Bu açıklamayı,
en güç ekonomik tahlillerin kendilerine kolaylıkla
anlatılabildiği eğitim görmemiş
işçilerin, böylesine karmaşık
sorunları yaşamları boyunca hiç
kavrayamamış bizim "kültürlü"
ve kendini beğenmiş kişilerimizden ne kadar üstün
olduklarına burjuvazi kendisini inandırabilsin diye
yapmalıyım. Klasik ekonomi
politik,[81]
fabrikatörün satın aldığı ve
karşılığını ödediği
şeyin, çalıştırdığı
işçilerin emekleri olduğu yolundaki
mevcut anlayışı sınai uygulamalardan
devralmıştır. Bu anlayış, fabrikatörün
ticari gereksinmeleri, muhasebe ve fiyat hesaplamaları
açısından tamamıyla yeterli olmuştur.
Ama bunun ekonomi politiğe safça aktarılmasıyla
orada gerçekten de olağanüstü yanılgılar
ve kargaşalıklar yaratmıştır.
Ekonomi, bütün metaların, bu arada
"emek" diye adlandırdığı metaın
da fiyatlarının sürekli değişmekte
olduğunu; bunların çoğu kez bizzat
metaların üretimleriyle hiç bir ilişkisi
bulunmayan ve, dolayısıyla da, fiyatların, kural
olarak, salt raslantı sonucu belirleniyorlarmış
gibi göründüğü çok çeşitli
koşullar sonucu yükselip düştüğü
olgusunu gözlemlemektedir. Bundan ötürü, bir
bilim olarak ortaya çıkar çıkmaz,[82]
ekonomi politiğin ilk işlerin den biri, görünüşte
metaların fiyatlarını belirleyen bu raslantının
arkasına gizlenen, ama gerçekte, bu raslantının
kendisini de belirleyen yasayı araştırmak oldu.
Ekonomi politik, çalkanma ve dalgalanmaların
etrafında gerçekleştiği sabit merkezi,
yükselme ve alçalma arasında gidip gelen sürekli
çalkantı halindeki bu meta fiyatlarının
sınırları içinde aradı. Fiyatları
düzenleyen yasa olarak metaların değerini,
bütün fiyat dalgalanmalarının onunla
açıklandığı ve bütün bu
dalgalanmaların sonuç olarak gelip dayandığı
değeri bulmak için, yola, meta fiyatlarından
çıktı. Klasik iktisat,
böylece, bir metaın değerinin, bu metaın
içerdiği ve üretilmesi için gerekli olan
emek ile belirlendiğini buldu; ve bu açıklama
ile yetindi. Biz de, bir an için, burada durabiliriz. Ama
yanlış anlamlara meydan vermemek (sayfa 176) için,
bu açıklamanın, günümüzde artık
tamamıyla yetersiz bir hale geldiğini anımsatacağım.
Emeğin değer yaratma özelliğini derinlemesine
inceleyen ilk kişi Marx'tı ve bu incelemesiyle, bir
metaın üretimi için görünürde ya
da gerçekte zorunlu olan her emeğin, bu metaya, bütün
koşullarda, harcanan emeğin niceliğine tekabül
eden büyüklükte bir değer katmadığını
buldu. Demek ki, bugün, Ricardo gibi iktisatçılarla
birlikte, rasgele, bir metaın değerinin, onun üretimi
için gerekli-emekle belirlendiğini söyleyecek
olursak, bunu her söylediğimizde, Marx'ın bu
konudaki ihtiyat kaydına da dolaylı olarak değinmiş
oluruz. Burada bu kadarı yeterlidir; gerisi, Marx'ın
Ekonomi Politiğin Eleştirisine
Katkı'sında (1859) ve Kapital'inin
birinci cildinde bulunabilir. Ama,
iktisatçılar, değerin bu emek ile belirlenişini
"emek" metaına uyguladıklarında,
çelişkiden çelişkiye düştüler.
"Emek"in değeri nasıl belirlenir? İçerdiği
gerekli-emekle. Ama bir işçinin, bir günlük,
bir haftalık, bir aylık, bir yıllık emeğinde
ne kadar emek vardır? Bir günlük, bir haftalık,
bir aylık, bir yıllık emek vardır. Eğer
emek bütün değerlerin ölçüsü
ise, o zaman, "emeğin değeri"ni, gerçekten
de, ancak emek ile ifade edebiliriz. Ama eğer bütün
bildiğimiz, bir saatlik emeğin bir saatlik emeğe
eşit olduğundan ibaretse, bir saatlik emeğin
değeri konusunda hiç bir şey bilmiyoruz
demektir. Bu ise, bizi, amaca bir kıl payı olsun
yaklaştırmıyor; olduğumuz yerde dönüp
duruyoruz. Onun için, klasik
iktisat, bir başka yol denedi, ve şöyle dedi: bir
metaın değeri, onun üretim maliyetine eşittir.
Peki ama, emeğin üretim maliyeti nedir? Bu soruya
karşılık verebilmek için, iktisatçılar,
mantığa birkaç takla attırmak
zorundadırlar. İktisatçılar, bizzat emeğin,
ne yazık ki bilinemeyen üretim maliyetini
araştıracaklarına, işçinin
üretim maliyetini araştırmaya girişmişlerdir.
Ve bu bulunabilir. Bu maliyet zamana ve koşullara göre
değişiklik gösterir, ama belli toplum koşulları
için, belli bir yer, belli bir üretim dalı için,
hiç değilse oldukça dar sınırlar
içinde, bu maliyet de bellidir. Bugün biz, nüfusun
büyük ve durmadan artan bir sınıfının
ancak üretim araçları —alet, makine,
hammadde ve geçim araçları— sahiplerinin
hesabına ücret karşılığında
çalışarak yaşayabildiği kapitalist
üretimin egemenliği (sayfa 177) altında yaşıyoruz.
Bu üretim biçimi temeli üzerinde, işçinin
üretim maliyeti, işçinin çalışabilmesi,
çalışabilir durumda kalması, ve yaşlılık,
hastalık ya da ölüm gibi nedenlerle ayrılmasından
sonra yerinin bir başkası tarafından alınması
—yani, işçi sınıfının
gerekli sayılarda çoğalması— için
ortalama olarak gerekli olan geçim araçları
miktarından —ya da bunların para olarak
fiyatından— ibarettir.
Varsayalım ki, bu geçim araçlarının
para olarak fiyatı, günde ortalama üç markı
bulmaktadır. Demek ki, işçimiz,
kendisini çalıştıran kapitalistten günde
üç marklık bir ücret almaktadır. Buna
karşılık, kapitalist, onu, diyelim ki, günde
oniki saat çalıştırmaktadır. Bu
kapitalist, kabaca şöyle hesap yapar:
İşçimizin —bir tesviyecinin—
bir günde tamamlayabileceği bir makine parçasını
yapmak zorunda olduğunu varsayalım. Hammadde —daha
önceden gerekli biçimde hazırlanmış
demir ve pirinç— 20 mark tutuyor. Buharlı
makinenin kömür tüketimi, ve bu aynı buharlı
makinenin, tornanın ve işçimizin kullandığı
öteki aletlerin bu kullanımdan doğan yıpranma
payı, bir gün için, bir marklık bir değeri
temsil etmektedir. Varsayımımıza göre, bir
günlük ücret, 3 marktır. Böylece bizim
sözkonusu makine parçası, hepsi içinde,
24 mark etmektedir. Ama kapitalist, buna karşılık,
müşterilerinden, ortalama olarak, 27 mark alacağını
hesaplamaktadır, ya da yaptığı harcamadan 3
mark daha fazlasını.
Kapitalistin cebine indirdiği bu 3 mark nereden geliyor?
Klasik ekonominin iddiasına göre, metalar, ortalama
olarak, kendi değerlerinden satılırlar, yani
içerdikleri gerekli-emek miktarına tekabül eden
fiyatlardan. Bizim makine parçasının ortalama
fiyatı —27 mark— demek ki, kendi değerine,
yani bu parça içinde cisimleşmiş emeğe
eşit olacaktır. Ama bu 27 marktan 21'i, bizim tesviyeci
işe koyulmadan önce de zaten var olan bir değerdi.
20 markını hammaddeler, bir markını da iş
sırasında tüketilen kömür, ya da [üretim
-ç.] sürecinde kullanılmış ve
etkinlikleri bu değer tutarınca azalmış olan
makineler ve aletler içermekteydi. Geriye kalıyor
hammaddenin değerine eklenmiş olan 6 mark. Ama
iktisatçılarımızın kendi
varsayımlarına göre, bu 6 mark, ancak, işçimizin
hammaddeye katmış olduğu emekten ileri gelebilir.
İşçinin oniki (sayfa 178) saatlik emeği,
böylece, 6 marklık yeni bir değer yaratmıştır.
Onun oniki saatlik emeği, demek ki, 6 marka eşit
olacaktır. Ve böylece, biz de, en sonunda, "emeğin
değeri"nin ne olduğunu bulmuş oluyoruz.
"Dur bakalım!" diye bağırıyor
tesviyecimiz. "Altı mark mı? Ama ben ancak üç
mark aldım! Benim kapitalist, oniki saatlik emeğimin
değerinin ancak üç mark olduğuna yemin
billâh ediyor, ve eğer altı mark isteyecek
olursam, benimle alay eder. Ne demek oluyor bu?"
Emeğin değeri ile, önceleri kısır
bir döngü içine giriyor idiysek, şimdi de,
tam anlamıyla içinden çıkılmaz bir
çelişki içine düşmüş
bulunuyoruz. Emeğin değerini aradık ve bize
gerekli olandan fazlasını bulduk. İşçi
için, oniki saatlik emeğin değeri üç
marktır, kapitalist için ise, altı marktır,
ki bunun üçünü ücret olarak işçiye
öder, üçünü de kendisi için
cebe atar. Şu halde, emeğin, bir değil, iki
değeri, üstelik de birbirinden çok farklı
iki değeri olmalıydı!
Para olarak ifade edilen değerleri iş zamanına
indirgediğimiz anda, çelişki daha da akıl
almaz bir hal alıyor. Oniki saatlik çalışma
sırasında, altı marklık yeni bir değer
yaratılmıştır. Böylece, altı saatte
üç mark — işçinin oniki saatlik
emek karşılığı aldığı
miktar. Oniki saatlik emek karşılığında,
işçi, buna eş bir değer olarak, altı
saatlik emek ürünü elde etmektedir. Şu halde,
ya emeğin biri ötekinin iki katı olan iki değeri
vardır, ya da oniki altıya eşittir! Her durumda da
tam bir saçmalığa varılmaktadır.
Ne yaparsak yapalım, emeğin alınıp
satılmasından ve emeğin değerinden
sözettiğimiz sürece, bu çelişkiden hiç
bir zaman kurtulamayacağız. İktisatçılarımızın
başına gelen de budur. Klasik ekonominin son kolu olan
rikardocu okul, esas olarak bu çelişkiyi
çözümlememesi yüzünden batmıştır.
Klasik iktisat bir çıkmaza girmişti. Çıkış
yolunu bulan Marx oldu. İktisatçıların
"emek"in üretim maliyeti olarak gördükleri
şey, emeğin değil, bizzat yaşayan işçinin
üretim maliyeti idi. Ve bu işçinin kapitaliste
sattığı şey, kendi emeği değildi.
"İşe fiilen başlar başlamaz", diyor
Marx, "artık, emeği onun olmaktan çıkmıştır
ve bunun için de bu emeğin şimdi işçi
tarafından satılması sözkonusu olamaz."[83]
İşçi, olsa olsa (sayfa 179) gelecekteki
emeğini satabilir, yani belirli bir zaman içinde
belirli bir işi yerine getireceği üzerine söz
kesebilir. Ama bunu yapmakla emek satmış olmaz (ki bu
emeğin önce harcanmış olması gerekirdi),
belirli bir zaman için (gündelik iş durumunda)
ya da belirli bir üretim için (parça başına
iş durumunda), işgücünü kapitalistin
emrine verir: kiraya verdiği, ya da sattığı,
işgücüdür. Ama bu işgücü
işçinin kişiliğine sıkı sıkıya
bağlıdır ve ondan ayrılamaz. İşgücünün
üretim maliyeti, şu halde, işçinin bizzat
kendi üretim maliyeti ile çakışmaktadır;
iktisatçıların emeğin üretim maliyeti
dedikleri şey, gerçekte, işçinin ve,
böylelikle de, onun işgücünün üretim
maliyetidir. Ve böylece işgücünün üretim
maliyetinden gerisin geriye işgücünün
değerine varabiliriz ve, Marx'ın işgücünün
alım ve satımı konusundaki bölümde
yaptığı gibi (Kapital, Band IV, 3),[84]
belirli bir nitelikteki işgücünün üretimi
için zorunlu olan toplumsal olarak gerekli-emek miktarını
saptayabiliriz. Peki ama işçi
işgücünü kapitaliste sattıktan, yani
önceden kararlaştırılan —gündelik
ya da parça başına— bir ücret
karşılığında işgücünü
kapitalistin emrine verdikten sonra ne olur? Kapitalist, işçiyi,
iş için gerekli bütün şeylerin
—hammaddelerin, yardımcı maddelerin (kömür,
boya vb.), aletlerin, makinelerin— hazır olduğu
atelyesine ya da fabrikasına götürür. İşçi
burada ölesiye çalışmaya başlar.
Gündelik ücreti, yukarda varsaydığımız
gibi, üç marktır — bu durumda, bu ücreti,
gündelik ya da parça başına kazanıyor
olması önemli değildir. Burada da, gene, işçinin,
kendi emeği ile, tüketilen hammaddelere oniki saatte
altı marklık bir yeni değer kattığını
varsayıyoruz, ki bu yeni değeri, kapitalist, yapımı
tamamlanmış parçayı sattığı
zaman paraya dönüştürür. Kapitalist,
bununla, işçiye üç markını
öder; öteki üç markı da kendisine
alıkoyar. Ama eğer işçi, oniki saatte altı
marklık bir değer yaratıyorsa, altı saatte de
, üç marklık bir değer yaratır. Demek
ki, kapitalist için altı saat çalışmakla,
işçi, ücret olarak aldığı üç
markın eşdeğerini kapitaliste zaten geri ödemiş
oluyor. Altı saatlik bir çalışmadan sonra
ikisi de ödeşmiş olmaktadırlar, birbirlerine
tek fenik bile borçlu değillerdir.
"Dur bakalım!" diye bağırıyor
bu kez de kapitalist. "Ben işçiyi bütün
bir gün için, oniki saatliğine kiraladım.
Oysa (sayfa 180) altı saat ancak yarım gün eder.
Haydi bakalım öteki altı saat da doluncaya kadar
iş başına — ancak o zaman ödeşmiş
olacağız!" Ve işçi, gerçekten
de, "kendi isteğiyle" kabul ettiği ve altı
iş saatine malolan bir ürün için oniki
saatlik bütün bir gün çalışmayı
üstlendiği anlaşmaya uymak zorundadır.
Parça başına çalışmada
da durum tıpatıp aynıdır. Varsayalım ki,
işçimiz, oniki saatte bir metadan oniki parça
yapıyor. Bu parçalardan herbiri, hammadde ve yıpranma
olarak iki marka malolmakta ve 2,5 marka satılmaktadır.
Bundan önceki aynı varsayımlara göre, demek
ki, kapitalist, işçiye, parça başına
25 fenik verecektir; bu, oniki parça için üç
mark etmektedir ki, bunu kazanılması için de
işçinin oniki saate gereksinmesi vardır; oniki
parçanın satışından kapitalistin eline
30 mark geçer; bundan hammaddeler ve yıpranma için
24 mark indirildiğinde geriye altı mark kalır ki,
kapitalist bunun üç markını ücret
olarak işçiye öder, üç markını
da cebine atar. Tıpkı yukarıdaki gibi. Burada da
işçi, altı saat kendisi için yani
ücretini karşılamak için (oniki saatin
herbirinde yarımşar saat), ve altı saat da
kapitalist için çalışır.
En iyi iktisatçıların, "emek"in
değerinden yola çıktıkları sürece
üstesinden gelemedikleri güçlük, "emek"in
değil de, "işgücü"nün
değerinden yola çıktığımızda
ortadan kaybolur. Günümüzün kapitalist
toplumunda, işgücü bütün öteki
metalar gibi bir metadır, ama gene de, tamamıyla özgün
bir meta. Yani, değer yaratan bir güç, bir değer
kaynağı olmak ve, gerçekten de, uygun bir
biçimde kullanıldığında, bizzat
kendisinde olandan daha fazlasını yaratan bir değer
kaynağı olmak gibi özgün bir niteliği
vardır. Üretimin bugünkü durumunda, insanın
işgücü, bir günde, bizzat kendisinde
bulunandan ve kendisinin malolduğundan daha büyük
bir değer üretmekle kalmaz; her yeni bilimsel bulguyla,
her yeni teknik buluşla, günlük üretiminin
günlük maliyeti aşan bu fazlalığı
artar, ve dolayısıyla da işgününün,
işçinin günlük ücretini karşılamak
için çalıştığı bölümü
azalır; öte yandan da, işgününün,
işçinin karşılığını
almaksızın emeğini kapitaliste armağan
etmek zorunda olduğu bölümü artar.
İşte bugünkü toplumumuzun tüm
ekonomik yapısı budur: bütün değerleri
yaratan tek başına işçi sınıfıdır.
Çünkü değer sözü, emek sözünün
bir öteki ifadesinden başka bir şey (sayfa 181)
değildir ve bugünkü kapitalist toplumumuzda,
belirli bir metaın içerdiği toplumsal olarak
gerekli-emek miktarını anlatan bir deyimdir. Ne var ki,
işçiler tarafından üretilen bu değerler,
işçilere ait değildir. Bu değerler,
hammaddelerin, makinelerin, aletlerin ve işçi
sınıfının işgücünü satın
almalarına olanak sağlayan birikmiş paranın
sahiplerine aittir. Demek ki, işçi sınıfının
yarattığı ürünler yığınından
kendisine kalan, bu yığının bir bölümüdür
ancak. Ve az önce gördüğümüz gibi,
kapitalist sınıfın kendine sağladığı
ve olsa olsa toprak sahipleri sınıfı ile bölüşmek
zorunda olduğu geri kalan bölüm, her yeni bulgu ve
buluşla daha da artar, buna karşılık, işçi
sınıfının payına düşen bölüm
(adam başına hesaplandığında) ya çok
yavaş ve önemsiz bir artış gösterir, ya
yerinde sayar, ya da hatta bazı durumlarda azalır.
Ama gitgide artan bir hızla birbirinin yerini
alan bu bulgu ve buluşlar, insan emeğinin her gün
görülmemiş ölçüde artan bu
üretkenliği, nihayet, bugünkü kapitalist
ekonomiyi ortadan kaldıracak bir çelişkiye
yolaçar. Bir yanda ölçüye gelmez
büyüklükte zenginlikler ve alıcıların
başa çıkamayacağı ürün
bolluğu; öte yanda ise, toplumun proleterleşmiş,
ücretli işçiler haline gelmiş ve işte
bu yüzden de bu ürün bolluğunu kendilerine
maledemez hale sokulmuş geniş yığınları.
Toplumun, son derece zengin küçük bir sınıf
ile mülkten yoksun büyük bir ücretliler
sınıfına bölünmesi, toplumun üyelerinin
büyük bir çoğunluğu aşırı
bir yoksulluğa karşı hemen hemen korunmamış,
giderek hiç korunmamış durumda iken, o toplumun,
kendi ürettiği fazlalığın ağırlığı
altında ezilip boğulması sonucunu verir. Bu durum,
her geçen gün daha saçma, daha gereksiz
olmaktadır. Bu duruma son verilmelidir, verilebilir.
Bugünkü sınıf farklılıklarının
ortadan kalkmış olacağı ve —belki biraz
sıkıntılı ama herhalde ahlâk bakımından
çok yararlı kısa bir geçiş
döneminden sonra— toplumun bütün
bireylerinin, daha şimdiden zaten varolan muazzam üretici
güçlerinin planlı olarak kullanılması
ve genişletilmesi sayesinde, ve herkes için zorunlu
ve eşit çalışma ile, yaşamdan zevk
alma, gelişme ve bedenin ve usun bütün
yeteneklerini işletebilme araç ve olanaklarından
herkesin eşit bir biçimde ve durmadan artan bir
bolluk içinde yararlanabileceği yeni bir (sayfa 182)
toplum düzeni olanaklıdır. Ve işçilerin
bu yeni toplumsal düzeni elde etme kararlılıklarının
giderek artmakta olduğunu yarınki Bir Mayıs, ve
önümüzdeki 3 Mayıs pazar günü,[85]
Okyanusun her iki yakasında da, tanıtlayacaktır
bize. (sayfa 183)
Londra, 30
Nisan 1891
FRİEDRİCK ENGELS
Vorwärts, 13 Mayıs 1891,
n° 109'a ek olarak ve Karl Marx,
Lohnarbeit und Kapital,
Berlin 1891, başlıklı broşür olarak
yayınlanmıştır
ÜCRETLİ
EMEK VE SERMAYE
I
Çeşitli çevreler tarafından,
bugünün sınıf savaşımlarının
ve ulusal savaşımların maddi temelini oluşturan
ekonomik ilişkileri ortaya koymamış
olmakla kınandık. Biz bu ilişkilere, kasıtlı
olarak, yalnızca siyasal çatışmalarda
kendilerini doğrudan ön plana çıkardıkları
yerde değindik. Sorun, her şeyden
önce, sınıf savaşımlarını
günümüzün tarihi içinde izlemek ve
elimizde zaten bulunan ve her gün tazelenen tarihsel malzeme
ile işçi sınıfının, Şubat ve
Martla[86]
gerçekleştirilen bağımlılığının,
aynı zamanda işçi sınıfının
karşıtlarının da —Fransa'da
cumhuriyetçi burjuvaların ve bütün Avrupa
kıtası üzerinde feodal mutlakiyete karşı
savaşım veren burjuva ve köylü sınıflarının
da— yenilgisine yolaçtığını;
Fransa'da "hilesiz cumhuriyet"in zaferinin, aynı
zamanda, Şubat Devrimine kahramanca bağımsızlık
savaşları (sayfa 184) ile yanıt vermiş olan
ulusların da düşüşü olduğunu;
ve son olarak, Avrupa'nın, devrimci işçilerin
yenilgisi ile, yeniden eski çifte köleliğine,
İngiliz-Rus köleliğine düştüğünü
ampirik olarak tanımlamaktı. Paris'teki Haziran
savaşımı, Viyana'nın düşüşü,
Berlin'in Kasım 1848 traji-komedisi, Polonya'nın,
İtalya'nın ve Macaristan'ın umutsuz çabaları,
İrlanda'nın açlıktan kırılması
— Avrupa'da burjuvazi ile işçi sınıfı
arasındaki sınıf savaşımını
niteleyen ve bize de, amacı sınıf savaşımından
ne kadar uzak görünürse görünsün
her devrimci ayaklanmanın devrimci işçi sınıfı
zafere ulaşıncaya dek başarısızlıkla
sonuçlanmak zorunda olduğunu, her türlü
toplumsal reformun, proleter devrimi ile feodal karşı-devrimin
bir dünya savaşı içinde
silahlarla boy ölçüşecekleri ana kadar bir
hamhayal olarak kalacağını göstermek
olanağını vermiş olan bellibaşlı
etmenler işte bunlardı. Gerçekte olduğu
gibi bizim sunuş biçimimizde de, Belçika
ile İsviçre, biri burjuva monarşisinin
model devleti, öteki burjuva cumhuriyetinin model devleti
olarak, kendilerinin Avrupa devriminden olduğu kadar sınıf
savaşımından da bağımsız devletler
olduklarını sanan, ve büyük tarihsel tabloda
karikatüre yakın, traji-komik fresklerdi.
Okurlarımız, 1848 yılında sınıf
savaşımının koskoca siyasal biçimler
alarak geliştiğini görmüş olduklarına
göre, şimdi, artık, burjuvazinin varlığının
ve sınıf egemenliğinin olduğu kadar, işçi
sınıfının köleliğinin dayandığı
ekonomik ilişkilerle de daha yakından ilgilenmenin
zamanı gelmiştir. Üç
büyük kesim halinde şu konuları
açıklayacağız: 1. Ücretli emek
ile sermaye arasındaki ilişki, işçinin
köleliği, kapitalistin egemenliği; 2. orta
burjuva sınıfların ve köylü
denen katmanın bugünkü sistem
altındaki kaçınılmaz
çöküşleri; 3. çeşitli
Avrupa uluslarının burjuva
sınıflarının, dünya pazarının
zorbası —İngiltere— tarafından
ticari boyunduruk altına alınması
ve sömürülmesi.
Ekonomi politiğin en ilkel kavramlarının bile
önceden bilindiğini varsaymaksızın, mümkün
olduğu kadar yalın ve herkesin anlayabileceği bir
açıklama yapmaya çalışacağız.
İşçiler için anlaşılabilir
olmayı istiyoruz. Zaten Almanya'nın her yanında,
en basit ekonomik ilişkiler konusunda, bugünkü
düzenin patentli savunucularından tutun da Almanya'da
(sayfa 185) prenslerden de daha bol olan sosyalist
kerametçilere ve bilinmedik siyasal
dehalara varıncaya kadar herkeste, bilgisizlik ve en
garip fikirlerden meydana gelme bir karışıklık
hüküm sürmektedir. O
halde, ilk soruyu ele alalım: Ücret nedir?
Nasıl belirlenir?
Eğer işçilere, "ücretiniz ne kadar?"
diye bir soru sorulsaydı, kimi, "işverenimden
günde bir mark alıyorum", kimi de, "iki mark
alıyorum" vb. diyeceklerdi. Hepsi de, bağlı
bulundukları çeşitli işkollarına göre,
belirli bir işin yapılması, örneğin bir
yardalık bezin dokunması, ya da bir sayfalık bir
yazının dizilmesi karşılığında
kendi patronlarından aldıkları farklı para
tutarları sıralayacaklardı. Bu işçilerin
hepsi, bildirdikleri tutarların çeşitliliğine
karşın, bir noktada birleşeceklerdir: ücret,
kapitalistin belirli bir işzamanı karşılığında
ya da belirli bir işin yapılması karşılığında
ödediği para tutarıdır.
Kapitalist, bundan ötürü, para ile onların
emeklerini satın alıyor görünür.
Onlar da, kapitaliste bu para karşılığında
emeklerini satarlar. Ama bu, ancak görünüşte
böyledir. Oysa gerçekte onların para
karşılığında kapitaliste sattıkları
işgücüdür. Kapitalist bu işgücünü
bir günlüğüne, haftalığına,
aylığına vb. satın alır. Ve satın
aldıktan sonra da, işçileri baştan şart
koşulan süre boyunca çalıştırarak,
bu işgücünü kullanır. Kapitalist,
işçilerin işgüçlerini satın
aldığı bu aynı para, örneğin iki
mark karşılığında, iki kilo şeker,
ya da belirli bir miktarda herhangi bir başka meta satın
alabilirdi. İki kilo şeker satın aldığı
bu iki mark, iki kilo şekerin fiyatıdır.
İşgücünün oniki saatlik kullanımını
satın aldığı bu iki mark, oniki saatlik işin
fiyatıdır. Demek ki, işgücü bir metadır,
şekerden ne eksik, ne fazla. Birincisi saatle ölçülür,
ikincisi ise teraziyle. İşçiler,
metalarını, yani işgüçlerini
kapitalistin metaı ile, yani para ile değişirler,
ve bu değişim, belirli bir oranda olur. Şu kadar
paraya, işgücünün şu kadar süreyle
kullanılması. Oniki saatlik dokuma karşılığında
2 mark. Peki bu 2 mark, 2 mark karşılığında
satın alabileceğim bütün öteki metaları
da temsil etmez mi? Şu halde işçi, kendi
metaını, yani işgücünü, her türden
öteki metalarla değişmiştir ve bu, belirli
bir (sayfa 186) orana göre olmuştur. Kapitalist, işçiye
2 mark vermekle, günlük emeği karşılığında
ona şu kadar et, şu kadar giyecek, şu kadar
yakacak, ışık vb vermiştir. Buna göre,
bu 2 mark, işgücünün öteki metalarla
değişilme oranını, yani işgücünün
değişim-değerini ifade eder. Bir
metaın para olarak hesaplanan değişim-değeri,
onun fiyatı denen şeydir. Ücret, genellikle
emeğin fiyatı denilen işgücü
fiyatına, ancak insanın etinde, kanında saklı
bulunan bu özgün metaın fiyatına verilen
addan başka bir şey değildir.
Herhangi bir işçiyi, örneğin bir dokumacıyı
alalım. Kapitalist ona dokuma tezgâhını ve
ipliği sağlar. Dokumacı işe koyulur, ve iplik
beze dönüşür. Kapitalist, bezi alır ve
onu örneğin 20 marka satar. O halde, dokumacının
ücreti, bezin, 20 markın, kendi emeğinin ürününün
bir bölümü müdür? Hiç de
değil. Dokumacı, bez satılmadan çok önce
belki de bezin dokunması bitmeden önce, ücretini
almıştır. Şu halde kapitalist, bu ücreti,
bezin satışından alacağı paradan değil,
önceden biriktirilmiş paradan öder. Nasıl ki,
işveren tarafından sağlanan dokuma tezgâhı
ve iplik dokumacının ürünü değilse,
aynı şey dokumacının kendi metaı, yani
kendi işgücü karşılığında
aldığı metalar için de geçerlidir.
Olabilir ki, kapitalist, bezi için hiç bir alıcı
bulamaz. Olabilir ki, bezin satışından elde ettiği
miktar, ücreti bile çıkaramaz. Ya da bezini
dokumacının ücretine kıyasla çok kârlı
bir biçimde satabilir. Bütün bunların
dokumacıyla hiç bir ilgisi yoktur. Kapitalist,
dokumacının işgücünü, servetinin,
sermayesinin bir bölümüyle satın alır,
tıpkı servetinin öteki bölümüyle de
hammaddeyi —ipliği— ve iş aletini —dokuma
tezgâhını— satın aldığı
gibi. Bunları satın aldıktan sonra, ki bu satın
alınan şeyler arasında bezin üretimi için
gerekli olan işgücü de vardır, artık
yalnız kendisinin olan hammaddelerle ve
iş aletleri ile üretim yapar. Çünkü
şimdi iş aletleri, üründe ya da ürünün
fiyatında dokuma tezgâhı ne kadar pay sahibiyse o
kadar pay sahibi olan bizim dokumacıyı da içermektedir.
Şu halde ücret,
işçinin kendi ürettiği
meta içinde sahip olduğu
pay değildir. Ücret, kapitalistin
onlarla kendisi için belirli
bir miktarda üretken işgücü
satın aldığı daha
önceden varolan metaların bir
bölümüdür. (sayfa 187)
İşgücü, demek ki, onu elinde
bulunduranın, yani ücretli işçinin
kapitaliste sattığı bir metadır. Ücretli
işçi bunu neden satar? Yaşamak için.
Ama, işgücünün uygulanması,
emek, işçinin kendi yaşam faaliyetidir, kendi
yaşamının tezahürüdür. Ve işte,
işçinin gerekli geçim araçlarını
sağlamak için bir başkasına sattığı
bu yaşam faaliyetidir. Böylece, yaşam
faaliyeti, kendisi için bir varolabilme aracından
başka bir şey değildir. O, yaşamak için
çalışır. Hatta kendisine göre
çalışmak, kendi yaşamının bir
bölümü değil, daha çok, yaşamından
yapılan bir özveridir. Bir başkasına
devrettiği bir metadır. Bundan ötürü,
kendi faaliyetinin ürünü de, bu faaliyetinin amacı
değildir. Kendisi için ürettiği şey,
dokuduğu ipek, madenden çıkardığı
altın, yaptığı saray değildir. Kendisi
için ürettiği şey, ücrettir, ve
ipek, altın, saray onun gözünde belirli bir miktar
geçim aracına, belki de pamuklu bir fanilaya, bir
miktar bakır paraya ve bir bodrum katına indirgenir.
Peki ya bu oniki saat boyunca dokuyan, iplik eğiren, yol
açan, tornaya çeken, ev yapan, kürek sallayan,
taş kıran, yük taşıyan vb. işçi,
bu oniki saatlik dokumacılığa, iplik eğirmeye,
yol açmaya, tornacılığa, duvarcılığa,
kürek sallamaya, taş kırmaya kendi yaşamının
bir belirtisi gibi, kendi yaşamı gibi mi bakar? Tam
tersine, onun için yaşam, bu işin bittiği
yerde, masada, kahvede, yatakta başlar. Öte yandan, bu
oniki saatlik emek, kendisi için dokuma, eğirme, yol
açma vb. olarak değil, kendisini masaya, kahveye,
yatağa götüren kazanç olarak anlam
taşır. Eğer ipekböceği, varlığını
bir tırtıl olarak sürdürmek için koza
örseydi, tam bir ücretli işçi olurdu.
İşgücü, her zaman bir meta
olmamıştır. Emek, her zaman ücretli emek,
yani özgür emek olmamıştır. Köle
kendi işgücünü köle sahibine satmıyordu,
nasıl ki öküz de yaptığı hizmeti
köylüye satmazsa. Köle, efendisine işgücü
ile birlikte, bir defada ve tümden satılır. Köle,
bir efendinin elinden ötekinin eline geçebilen bir
metadır. Kendisi bir metadır ama, işgücü
onun kendi metaı değildir. Serf, işgücünün
yalnız bir bölümünü satar. Toprak
sahibinden bir ücret almaz; daha çok o, kendisi,
toprak sahibine bir haraç öder.
Serf toprağa aittir ve topraktan elde edilenleri toprağın
sahibine teslim eder. Öte yanda, özgür
emekçi, kendisini satar (sayfa 188) ve hem de parça
parça satar. Yaşamının 8, 10, 12, 15
saatini, gün be gün açık artırmayla,
en çok artıranlara, hammaddelerin, iş
aletlerinin ve geçim araçlarının
sahiplerine, yani kapitalistlere satar. İşçi, ne
bir köle sahibine, ne de toprağa aittir, ama günlük
yaşamının 8, 10, 12, 15 saati bunu satın
alana aittir. İşçi, kendisini kiralayan
kapitalisti istediği an terkeder, ve kapitalist de, artık
onun sırtından kâr elde etmediği, ya da
umduğu kârı elde etmediği anda kendisine yol
verir. Ama yaşamının biricik kaynağı
kendi işgücünün satımı olan işçi,
kendi varlığını reddetmeksizin alıcılar
sınıfının tümünü,
yani kapitalist sınıfı
terkedemez. İşçi şu ya da bu
kapitaliste değil, kapitalist sınıfa
aittir, ve dahası, kendisini satmak, yani bu kapitalist
sınıf içinden bir alıcı bulmak ona
düşer. Sermaye ile ücretli
emek arasındaki ilişkilerde daha derinlere dalmadan
önce, şimdi kısaca, ücretin belirlenmesinde
hesaba katılan en genel ilişkileri açıklayacağız.
Ücret, görmüş
olduğumuz gibi, belirli bir metaın, işgücünün
fiyatıdır. Demek ki, ücret de bütün
öteki metaların fiyatlarını belirleyen aynı
yasalarla belirlenir. O halde burada sorulacak soru şudur:
bir metaın fiyatı nasıl
belirlenir?
II
Bir metaın fiyatını
belirleyen nedir? Bunu
belirleyen, alıcılarla satıcılar arasındaki
rekabettir, yani arz ve talep arasındaki ilişkidir. Bir
metaın fiyatını belirleyen rekabet, üç
yönlüdür. Aynı
meta, çeşitli satıcılar tarafından
piyasaya sürülür. Aynı nitelikte metaları
en ucuz fiyata satan, öteki satıcıların
ayağını kaydıracağından ve en büyük
sürümü sağlayacağından emindir.
Demek ki, satıcılar, malların sürümü
için, pazar için karşılıklı
çekişir dururlar. Herbiri, satmak, olabildiğince
çok satmak ve elinden gelirse öteki satıcıları
safdışı ederek yalnız kendisi satmak ister.
Bunun içindir ki, biri ötekinden daha ucuza satar.
Bunun sonucu olarak, satıcılar arasında
piyasaya sürdükleri metaların fiyatını
düşüren bir rekabet çıkar
ortaya. Ama, buna karşılık,
alıcılar arasında da rekabet
vardır ki, bu da piyasaya sürülen metaların
fiyatlarının yükselmesine (sayfa 189)
yolaçar. Son olarak,
alıcılarla satıcılar arasında
da rekabet vardır; alıcılar
olabildiğince ucuza almak, satıcılar ise,
olabildiğince pahalı satmak isterler. Alıcılar
ile satıcılar arasındaki bu rekabetin sonucu, bu
rekabetin yukarıda sözü edilen iki yanının
nasıl bir ilişki içinde olduklarına, yani
rekabetin alıcılar ordusunda mı, yoksa satıcılar
ordusunda mı daha güçlü olduğuna bağlı
olacaktır. Sanayi bu iki orduyu karşı karşıya
getirir ki, bunlardan herbiri gene kendi safları arasında,
kendi birlikleri arasında da bir savaş yürütmektedir.
Kendi birlikleri arasında en az vuruşma olan ordu,
hasmına karşı zaferi kazanır.
Piyasada 100 balya pamuk ve, aynı zamanda, 1.000
balya pamuk alıcısı olduğunu varsayalım.
Bu durumda, demek ki, talep arzdan on kat daha büyüktür.
Herbiri bu yüz balyadan bir tane, ve eğer mümkünse
hepsini almak isteyen alıcılar arasındaki rekabet
çok çetin olacaktır. Bu örnek keyfi bir
varsayım değildir. Ticaret tarihinde, aralarında
birlik kurmuş birkaç kapitalistin 100 balya değil,
dünyanın tüm pamuk stoklarını satın
almaya çalıştıkları pamuk rekoltesinin
kötü olduğu dönemleri yaşadık.
Böylece, verilen bu örnekte, bir alıcı, pamuk
balyası başına göreli olarak daha yüksek
bir fiyat vererek öteki alıcıyı piyasadan
uzaklaştırmaya çalışacaktır.
Düşman ordunun birliklerinin kendi aralarında
zorlu bir kavgaya tutuştuklarını gören ve 100
balya pamuğun tümünün de satılacağından
emin bulunan pamuk satıcıları, karşı
taraftakilerin pamuk fiyatını yükseltmek için
birbirleriyle rekabete giriştikleri bir sırada,
birbirlerine girip pamuk fiyatını düşürmemeye
dikkat edeceklerdir. İşte böylece, satıcılar
ordusunda birdenbire bir iç barış meydana gelir.
Şimdi onlar, alıcıların karşısına
tek bir kişi gibi dikilirler, kollarını filozofça
kavuştururlar, ve eğer en ısrarlı ve hevesli
alıcıların bile fiyat tekliflerinin kesin bir
sınırı bulunmazsa, bunların isteklerinin de
sınırı olmaz. Demek ki,
bir metaın arzı bu mala karşı olan talepten
daha az ise, satıcılar arasında hemen hemen, ya da
hiç bir rekabet olmaz. Bu rekabetin azalması
oranında, alıcılar arasındaki rekabet artar.
Sonuç, meta fiyatlarında oldukça önemli
bir artıştır. (sayfa 190)
Bunun karşıtı durumun, tam tersi bir sonuçla,
çok daha sık meydana geldiği bilinmektedir.
Arzın talebe göre hatırı sayılır
bir fazlalık göstermesi; satıcılar arasında
amansız bir rekabet; alıcı yokluğundan
malların gülünç derecede düşük
fiyatlarla satılması. Ama
fiyatlarda bir yükselme, bir düşme ne demeye
gelir; yüksek fiyatın, düşük fiyatın
anlamı nedir? Bir kum taneciği, mikroskopla
bakıldığında yüksektir, ve bir kule, dağ
ile kıyaslandığında alçaktır. Ve
eğer fiyat, arz ile talep arasındaki ilişki ile
belirleniyorsa, o zaman arz ile talep arasındaki ilişkiyi
belirleyen nedir? Karşımıza
çıkan ilk burjuvaya başvuralım. Bir an bile
duraksamayacak, bir başka Büyük İskendermiş
gibi, bu metafizik kördüğümü çarpım
cetveli ile kesip atacaktır. Bize diyecektir ki, sattığım
malların üretimi bana 100 marka maloluyorsa, ve ben bu
malların satışından, ama bütün bir
yıl içerisindeki satışından, 110 mark
elde ediyorsam — o zaman bu, akla-uygun, dürüst,
meşru bir kârdır. Ama eğer bunun
karşılığında 120 ya da 130 mark elde
ediyorsam, bu, yüksek bir kârdır; ve eğer
elde ettiğim 200 markı buluyorsa, bu, olağanüstü,
çok büyük bir kâr olur. Peki burjuvanın
kârını ölçmekte kullandığı
ölçü nedir? Metaının üretim
maliyeti. Bu meta karşılığında,
üretimleri daha ucuza malolmuş bir miktar başka
meta alacak olursa, zarar etmiş olur. Kendi metaı
karşılığında, üretilmeleri daha
pahalıya malolmuş bir miktar başka meta alacak
olursa, kazançlı çıkmış olur.
Ve kârdaki yükselme ve düşmeleri, kendi
metaının değişim-değerinin sıfır
göstergesinin —üretim maliyetinin—
üstünde ya da altında duruyor olmasına göre
hesaplar. Böylece arz ile talep
arasındaki değişen ilişkinin fiyatlarda nasıl
kimi kez bir yükselişe, kimi kez bir düşüşe,
kimi kez yüksek, kimi kez düşük fiyatlara
yolaçtığını görmüş
bulunuyoruz. Eğer bir metaın fiyatı arz
yetersizliği ya da talepte görülen orantısız
bir artış yüzünden oldukça önemli
bir yükselme göstermişse, mutlaka bir başka
metaın fiyatı buna orantılı olarak düşmüş
demektir, çünkü bir metaın fiyatı, o
metaın başka metalarla değişilme oranının
para olarak ifadesinden başka bir şey değildir.
Örneğin, bir metre ipekli kumaşın fiyatı
5 marktan 6 marka çıkarsa, gümüşün
değeri (sayfa 191) ipekli kumaşa göre düşmüş,
ve eski fiyatlarında kalmış olan bütün
öteki metaların fiyatları, aynı şekilde,
ipekli kumaşa oranla düşmüş demektir.
Aynı miktarda ipekli kumaş alabilmek için,
karşılığında, bu metalardan daha fazla
miktarda vermek gerekir. Bir metadaki fiyat artışının
sonucu ne olacaktır? Bir miktar sermaye, gelişmekte
olan bu sanayi dalına atılacak ve sermayenin bu
yeğlenen sanayi alanına akımı, sermayeye
olağan kârlar getirene dek, ya da daha doğrusu,
ürünlerinin fiyatı, aşırı üretim
yüzünden, üretim maliyetinin altına düşene
dek sürecektir. Bunun tersine, eğer
bir metaın fiyatı, üretim maliyetinin altına
düşerse, sermaye, bu metaın üretiminden
çekilecektir. Modası geçmiş ve bundan
ötürü de yokolması gereken bir sanayi dalı
olma durumu dışında, böyle bir metaın
üretimi, yani arzı, sermayenin kaçmasından
dolayı, talebe uygun düşene dek, ve bunun sonucu
fiyatı yeniden üretim maliyetinin düzeyine
çıkıncaya dek, ya da daha doğrusu, arz,
talebin altına düşünceye dek, yani fiyatı
yeniden üretim maliyetinin üstüne çıkıncaya
dek düşmeye devam edecektir, çünkü
bir metaın yürürlükteki
fiyatı, her zaman, üretim
maliyetinin ya altında ya da
üstünde bulunur.
Sermayenin bir sanayi alanından bir başkasına
nasıl ileri geri hareket ettiğini görüyoruz.
Yüksek fiyatlar çok büyük bir içe
doğru göç, düşük fiyatlar ise çok
büyük bir dışa doğru göç
getirirler. Bir başka görüş
açısından, yalnız arzın değil,
talebin de üretim maliyeti tarafından belirlendiğini
gösterebilirdik. Ama bu bizi konumuzdan çok
uzaklaştırır. Arz ve
talepteki dalgalanmaların bir metaın fiyatını
sürekli olarak nasıl yeni baştan üretim
maliyetine getirmekte olduğunu görmüş
bulunuyoruz. Bir metaın gerçek
fiyatı, gerçekten, her zaman
üretim maliyetinin ya altında
ya da üstündedir; ama
yükseliş ve düşüşler
karşılıklı olarak birbirlerini
dengelerler, öyle ki, belirli bir süre
içersinde, sanayideki çekilme ve kabarmalar
birlikte alındıklarında, metalar birbirleriyle
üretim maliyetlerine uygun olarak değişilirler ve,
demek ki, fiyatları üretim maliyetleri tarafından
belirlenir. Fiyatın üretim
maliyeti tarafından bu belirlenişi, iktisatçıların
anladıkları anlamda anlaşılmamalıdır.
İktisatçılar, (sayfa 192) metaların
ortalama fiyatının üretim maliyetine
eşit olduğunu; bunun bir yasa olduğunu söylerler.
Yükselmenin alçalmayla alçalmanın da
yükselmeyle dengelendiği anarşik hareketi bir
raslantı sayarlar. Ama, başka iktisatçılarca
da gerçekten yapıldığı gibi,
dalgalanmaları yasa, ve üretim maliyeti tarafından
belirlenmeyi raslantı kabul etmek de aynı ölçüde
doğru olurdu. Ancak daha yakından bakıldığında,
yalnızca bu dalgalanmalardır ki, kendileriyle birlikte
en korkunç yıkımları getirirler ve burjuva
toplumunu, yersarsıntıları gibi, temellerine dek
sarsarlar — yalnızca bu dalgalanmaların akışı
içersindedir ki, fiyatlar üretim maliyeti tarafından
belirlenir. Bu düzensizlik hareketinin tümü, onun
düzeninin ta kendisidir. Bu sınai anarşinin akışı
içinde, bir daire çevresindeki bu hareket içinde,
rekabet, sözgelimi, bir aşırılığı
bir başkasıyla telâfi eder.
Şu halde, görüyoruz ki, bir metaın fiyatı
kendi üretim maliyeti tarafından öyle bir biçimde
belirlenir ki, bu metaın fiyatının kendi üretim
maliyetinin üstüne çıktığı
dönemler, üretim maliyetinin altına düştüğü
dönemler tarafından telâfi edilir, ve vice
versa. Bu, elbette, ayrı ayrı, belirli sınai
ürünler için değil, ancak tüm bir
sanayi dalı için geçerlidir. Bunun sonucu
olarak, bu, gene, tek tek sanayiciler için değil,
ancak tüm sanayiciler sınıfı için
geçerlidir. Fiyatın üretim
maliyeti tarafından belirlenmesi, fiyatın bir metaın
yapımı için gerekli-emek zamanı tarafından
belirlenmesi ile aynı şeydir, çünkü
üretim maliyeti (1) hammaddelerden ve aletlerin
yıpranmasından, yani üretimleri belli bir miktarda
işgününe malolmuş ve bundan ötürü
de belli miktarda bir emek zamanını temsil eden sanayi
ürünlerinden, ve (2) ölçüsü
bizzat zaman olan dolaysız emekten oluşur.
Bu durumda, genel olarak metaların fiyatını
düzenleyen bu aynı genel yasalar, elbet, ücreti,
emeğin fiyatını da düzenlerler.
Ücret, arz ve talep arasındaki
ilişkiye göre, işgücü alıcıları,
yani kapitalistler ile, işgücü satıcıları,
yani işçiler arasındaki rekabetin aldığı
biçime göre yükselip düşecektir.
Ücretteki dalgalanmalar genel olarak metaların
fiyatındaki dalgalanmalara tekabül eder. Ama bu
dalgalanmaların çerçevesi
içerisinde, emeğin fiyatı
üretim maliyeti ile, bu metaın
(sayfa 193) —işgücünün—
üretimi için gerekli-emek
zamanı ile belirlenir.
O halde, işgücünün
üretim maliyeti nedir?
Bu, işçiyi işçi
olarak muhafaza etmek ve işçiyi
işçi durumuna getirmek için
gerekli olan masraflardır.
Bundan ötürü, herhangi bir işin
gerektirdiği eğitim süresi ne denli kısa
olursa, işçinin üretim maliyeti o denli az, ve
emeğinin fiyatı, ücreti o denli düşük
olur. Çıraklık döneminin hemen hiç
gerekli olmadığı, işçinin kabaca maddi
varlığının yeterli olduğu sanayi
dallarında, işçinin üretimi için
gerekli masraflar, hemen hemen yalnızca kendisini yaşatmak
ve çalışabilir durumda tutmak için
zorunlu metalardan ibarettir. Bunun içindir ki, emeğin
fiyatı, zorunlu geçim
araçlarının fiyatı ile
belirlenecektir. Bununla birlikte,
burada işin içine bir başka düşünce
daha girer. İmalâtçı, üretim
maliyetini ve, buna göre, ürünlerin fiyatlarını
hesaplarken iş aletlerinin yıpranmasını da
hesaba katar. Örneğin eğer bir makine ona 1.000
marka malolmuşsa ve ömrü on yılsa, on yılın
sonunda eskimiş olan makinenin yerine bir yenisini
koyabilmek için metaların fiyatına her yıl
100 mark ekler. Aynı biçimde, basit işgücünün
üretim maliyeti hesaplanırken üreme masrafları
da hesaba katılmalıdır, ki böylelikle, işçi
soyunun çoğalabilmesi ve eskimiş işçilerin
yerini yenilerin alabilmesi sağlanmış olur. Demek
ki, işçinin yıpranması da, makinenin
yıpranması gibi aynı şekilde hesaba katılır.
Basit işgücünün
üretim maliyeti, demek ki, işçinin
varoluş ve üreme masraflarından
oluşur. Bu varoluş ve üreme masraflarının
fiyatı, ücreti meydana getirir. Bu biçimde
belirlenen ücrete, asgari ücret denir. Bu
asgari ücret, metaların fiyatlarının genel
olarak üretim maliyetleri ile belirlenmesi gibi, bir tek
birey için değil, bu bireylerin meydana
getirdikleri tür için gereklidir. Varolmak ve üremek
için tek tek yeterli ücret alamayan milyonlarca işçi
vardır; ama tüm işçi
sınıfının ücretleri
gösterdikleri dalgalanmalar içerisinde, bu asgariye
eşitlenirler. Herhangi bir başka
metaın fiyatı gibi ücreti de düzenleyen en
genel yasaları şimdi artık anlamış
olduğumuza göre, konumuza daha ayrıntılı
bir biçimde girebiliriz. Sermaye,
yeni hammaddeler, yeni iş aletleri ve geçim (sayfa
194) araçları üretmede kullanılan her çeşit
hammaddelerden, iş aletlerinden ve geçim araçlarından
oluşur. Sermayeyi oluşturan bütün bu
parçalar, emeğin yarattığı şeylerdir,
emeğin ürünleridir, birikmiş emektir.
Yeni bir üretimin aracı olarak işgören
birikmiş emek, sermayedir.
İktisatçılar böyle derler işte.
Bir zenci köle nedir? Kara ırktan bir
insandır. Bu açıklama ne denli yeterliyse,
bundan önceki de o denli yeterlidir.
Bir zenci, bir zencidir. Ancak belirli koşullar altında,
bir köle durumuna gelir. Bir pamuk eğirme makinesi,
pamuk eğirme makinesidir. Ancak belirli koşullar
altında sermaye durumuna gelir. Bu koşullardan
koparıldı mı, artık sermaye değildir,
tıpkı altının kendi başına para
olmaması ya da şekerin şeker fiyatı
olmaması gibi. Üretimde,
insanlar, yalnız doğa üzerinde değil,
birbirleri üzerinde de etkili olurlar. Ancak belirli bir
biçimde işbirliği yaparak ve etkinliklerini
karşılıklı olarak değiş-tokuş
ederek üretimde bulunurlar. Üretmek için
birbirleriyle belirli bağlantılar ve ilişkiler
içine girerler, ve ancak bu toplumsal bağlantı
ve ilişki sınırları içindedir ki, doğa
üzerinde etkili olur, üretimde bulunurlar.
Üreticilerin kendi aralarındaki bu toplumsal
ilişkiler, etkinliklerini değiş-tokuş etme ve
tüm üretim eylemine katılma koşulları,
üretim araçlarının niteliklerine göre,
doğal olarak farklı olacaktır. Yeni bir savaş
aletinin, ateşli silahın icadı ile ordunun tüm
örgütlenmesi zorunlu olarak değişmiştir;
bireylerin bir ordu oluşturabilme ve bir ordu olarak
davranabilme ilişkileri değişik bir biçim
almış ve farklı orduların birbirleriyle olan
ilişkileri de değişmiştir.
Demek ki, insanların, içinde
üretimde bulundukları toplumsal ilişkiler,
toplumsal üretim ilişkileri, maddi
üretim araçlarındaki, üretici
güçlerdeki değişme ve
gelişme ile birlikte değişir,
değişik bir biçim alır.
Üretim ilişkileri bir bütün
halinde toplumsal ilişkiler denilen
şeyi, toplumu, ve özellikle,
belirli bir tarihsel gelişme
aşamasındaki bir toplumu, özgün,
ayırdedici nitelikte bir toplumu oluşturur.
Antik toplum, feodal toplum, burjuva toplum,
herbiri, aynı zamanda, insanlık tarihinde özel bir
gelişim aşamasını belirten bu türden
üretim ilişkileri bütününü
oluştururlar. (sayfa 195) Sermaye
de bir toplumsal üretim ilişkisidir. Bir burjuva
üretim ilişkisi, burjuva toplumunun
üretim ilişkisidir. Sermayeyi oluşturan geçim
araçları, iş aletleri, hammaddeler, belli
toplumsal koşullar altında, belirli toplumsal ilişkiler
içinde üretilmiş ve biriktirilmiş değiller
midir? Bunlar yeni üretim için belli toplumsal
koşullar altında, belirli toplumsal ilişkiler
içinde kullanılmıyorlar mı? Ve yeni şeyler
üretilmesine hizmet eden ürünleri sermaye
haline dönüştüren de işte bu belirli
toplumsal nitelik değil midir?
Sermaye sadece geçim araçlarından, iş
aletlerinden ve hammaddelerden, sadece maddi ürünlerden
ibaret değildir; bunları olduğu kadar
değişim-değerlerini de içerir.
Sermayenin içerdiği bütün ürünler
metadırlar. Demek ki, sermaye, yalnız bir maddi ürünler
toplamı değildir; sermaye, bir metalar, bir
değişim-değerleri, bir toplumsal
büyüklükler toplamıdır.
Yünün yerine pamuğu, buğdayın
yerine pirinci, ya da demiryollarının yerine buharlı
gemileri koysak da, sermaye aynı kalır, yeter ki pamuk,
pirinç, buharlı gemi —sermayenin kitlesi—
daha önce yünün, buğdayın,
demiryollarının sahip oldukları aynı
değişim-değerine, aynı fiyata sahip olsunlar.
Sermaye en ufak bir değişikliğe uğramaksızın,
sermayenin kitlesi sürekli olarak değişebilir.
Ama, her sermayenin bir emtia, yani
değişim-değerleri toplamı olmasına
karşılık, her emtia, her değişim-değerleri
toplamı sermaye değildir. Her
değişim-değerleri toplamı, bir
değişim-değeridir. Ayrı ayrı her
değişim-değeri, bir değişim-değerleri
toplamıdır. Örneğin, 1.000 mark eden bir ev,
1.000 marklık bir değişim-değeridir. Bir
fenik eden bir kâğıt parçası, yüz
tane yüzdebir feniklik bir değişim-değeri
toplamıdır. Başka ürünlerle
değişilebilir olan ürünler,
metadırlar. Birbirleriyle belirli bir orana göre
değişilebilirler; bu oran onların
değişim-değerini, ya da para olarak
ifade edildiğinde, onların fiyatını
oluşturur. Bu ürünlerin miktarı, onların
meta olma, ya da bir değişim-değeri
miktarı, ya da belirli bir fiyata sahip olma
niteliklerinde hiç bir değişiklik yapamaz. Bir
ağaç ister büyük, ister küçük
olsun, bir ağaçtır. Demiri öteki ürünlerle
ister ons olarak ister yüzdelik ağırlık
birimlerine göre değişiyor olalım, bu, onun
(sayfa 196) meta olma, değişim-değeri olma
niteliğini değiştirir mi? Miktarına göre,
daha büyük ya da daha küçük değere,
daha yüksek ya da daha düşük fiyata sahip bir
metadır. O zaman, herhangi miktarda
bir metaın, değişim-değerinin sermaye haline
gelmesi nasıl olur? Bağımsız
bir toplumsal güç olarak, yani toplumun bir
kesiminin gücü olarak varlığını
sürdürerek ve çoğalarak, dolaysız,
canlı işgücü karşılığında
değişilmek suretiyle. Çalışma
yeteneğinden başka hiç bir şeye sahip
bulunmayan bir sınıfın varlığı
sermayenin zorunlu bir önkoşuludur.
Birikmiş emeği sermayeye dönüştüren
tek şey, birikmiş, geçmiş, maddeleşmiş
emeğin, dolaysız, canlı emek üzerindeki
egemenliğidir. Sermaye, yaşayan
emeğe yeni üretimin aracı olarak hizmet eden
birikmiş emekten ibaret değildir. Sermaye, birikmiş
emeğe, kendi değişim-değerini korumasının
ve çoğaltmasının aracı olarak hizmet
eden yaşayan emektir. Kapitalist
ile ücretli işçi arasındaki alışveriş
sırasında olan nedir? İşçi,
kendi işgücü karşılığında
geçim araçları alır, ama kapitalist,
verdiği geçim araçları karşılığında
işçinin emeğini, üretken faaliyetini,
işçinin tükettiği şeyi karşılamakla
kalmayıp, birikmiş emeğe bu
emeğin içerdiğinden daha
büyük bir değer veren
yaratıcı gücünü alır. İşçi,
mevcut geçim araçlarının bir bölümünü
kapitalistten alır. Bu geçim araçları
onun ne işine yarar? O anda tüketim yapmasına.
Ama, bu geçim araçlarını tükettiğim
anda, bunlar benim için bir daha geri gelmemek üzere
kaybolmuştur, meğer ki, bu araçların benim
varlığımı sürdürmemi sağladıkları
süreyi yeni geçim araçları üretmekte,
tüketim sırasında, tüketilmekle yokolan
değerlerin yerine, emeğimle yeni değerler
yaratmakta kullanayım. Ama, aldığı geçim
araçları karşılığında
işçinin kapitaliste teslim ettiği işte bu
soylu yeniden üretme gücüdür! Bu bakımdan,
bu gücü kendisi için yitirmiş olur.
Bir örnek alalım: bir kiracı çiftçi
gündelikçisine günde 5 gümüş
groşen veriyor. Bu 5 gümüş groşen
karşılığında gündelikçi
bütün gün çiftçinin tarlasında
çalışıyor ve böylece ona 10 gümüş
groşenlik bir hasılat sağlıyor. Çiftçi
gündelikçiye verdiği değeri yerine koymuş
olmakla kalmıyor, iki katına (sayfa 197) çıkarıyor.
Demek ki, gündelikçiye verdiği 5 gümüş
groşeni verimli, üretken bir biçimde kullanmış,
tüketmiştir. Bu 5 gümüş groşen
karşılığında tam iki katı bir
değerde tarımsal ürün üreten ve 5 gümüş
groşeni 10 gümüş groşen yapan emekçinin
emeğini ve gücünü satın almıştır.
Buna karşılık, gündelikçi, sonuçlarını
çiftçiye bıraktığı kendi
üretici gücü yerine, azçok kısa bir
süre içinde tükettiği geçim
araçlarıyla değiştiği 5 gümüş
groşen alıyor. Demek ki, 5 gümüş groşen
ikili bir biçimde tüketilmiştir, sermaye için
yeniden üretici biçimde, çünkü
10 groşen getiren işgücü[*]
karşılığında değişilmiştir;
işçi için üretici olmayan biçimde,
çünkü bir daha geri gelmemek üzere yokolmuş
bulunan geçim araçları ile değişilmiştir
ve işçi, ancak çiftçi ile aynı
değişimi yineleyerek onların aynı değerini
elde edebilir. Şu halde sermaye ücretli
emek varsayımına, ücretli
emek de sermaye varsayımına
dayanır. Bunlar birbirlerinin
koşuludurlar; karşılıklı
olarak birbirlerini yaratırlar.
Bir pamuk fabrikası işçisi,
yalnızca pamuklu kumaşlar mı üretir? Hayır,
sermaye üretir. Kendi emeğine yeniden kumanda etmeye ve
onun aracılığı ile yeni değerler
yaratmaya hizmet edecek değerler üretir.
Sermaye, ancak işgücü karşılığında
değişilmek suretiyle, ancak ücretli emek yaratarak
çoğalabilir. Ücretli işçinin işgücü,
sermaye ile ancak sermayeyi artırarak, kölesi olduğu
gücü kuvvetlendirerek değişilebilir. O
halde, sermayenin artması demek,
proletaryanın artması yani işçi
sınıfının artması
demektir. Burjuvalar ve burjuva
iktisatçıları, kapitalistle işçinin
çıkarlarının bundan ötürü
aynı olduğunu iddia ederler. Gerçekten
de! Kapitalist, işçiye iş vermezse, işçi
mahvolur. Sermaye de, işgücünü sömürmezse
yokolur, ve onu sömürmesi için de satın
alması gerekir. Üretime ayrılmış
sermaye, yani üretken sermaye, ne denli çabuk
çoğalırsa, bunun sonucu olarak sanayi de o denli
gelişir, burjuvazi o ölçüde zenginleşir,
işler o denli daha iyi gider, sermaye o denli daha çok
işçiye gereksinme duyar, işçi o denli
kendini daha pahalıya satar. İşçi
için katlanılabilir bir durumda olmasının
vazgeçilmez (sayfa 198) koşulu, böylece,
üretken sermayenin olabildiğince
hızla büyümesidir.
Peki ama, üretken sermayenin büyümesi ne
demektir? Birikmiş emeğin canlı emek üzerindeki
gücünün büyümesi, burjuvazinin işçi
sınıfı üzerindeki egemenliğinin büyümesi
demektir. Eğer ücretli emek kendisine egemen olanların
zenginliklerini, kendisine düşman olan gücü,
sermayeyi üretiyorsa, o zaman istihdam araçları,
yani geçim araçları, kendisini yeniden
sermayenin bir parçası haline getirmesi, sermayeyi
büyümenin giderek hızlanan hareketi içerisine
yeniden atan bir kaldıraç haline getirmesi koşuluyla,
bu düşman güçten gerisin geriye kendisine
geliyor demektir. Sermayenin
çıkarları ile işçilerin
çıkarlarının bir ve
aynı çıkarlar olduğunu
söylemek, sermaye ile ücretli
emeğin bir ve aynı
ilişkinin iki yanı olduklarını
söylemektir yalnızca. Biri
ötekinin sonucudur, tıpkı
tefeci ile borç alanın
karşılıklı olarak birbirini
yaratmaları gibi.
Ücretli işçi, ücretli işçi
oldukça, yazgısı sermayeye bağlıdır.
İşçi ile kapitalist arasındaki o kadar
övülen çıkar ortaklığı işte
budur. Sermaye artınca, ücretli
emek kitlesi büyür, ücretli işçilerin
sayısı çoğalır; tek sözcükle,
sermayenin egemenliği daha çok sayıda bireyleri
kapsar. En elverişli durumu varsayalım: üretici
sermaye artınca emek talebi de artar. Buna göre de
emeğin fiyatı, yani ücret yükselir.
Bir ev, büyük ya da küçük
olabilir, çevresindeki evler de aynı ölçüde
küçük oldukları sürece, bu ev, bir
konuta olan bütün toplumsal talepleri karşılar.
Ama küçük evin yanında bir saray
yükseliverse, küçük ev bir kulübe
derecesine düşer. O zaman bu küçük ev,
sahibinin güç beğenir bir kişi olamadığının
ya da ancak alçakgönüllü istekleri
olabileceğinin tanıtı olur. Ama, uygarlığın
ilerleyişi boyunca, küçük ev ne denli
büyürse büyüsün, eğer komşu
saray da aynı hızla ya da daha büyük ölçüde
büyürse, göreli olarak küçük evde
oturan kişi, kendi dört duvarı arasında,
kendini, gitgide daha rahatsız, daha hoşnutsuz, daha
darda hissedecektir. Ücrette
hissedilir bir artış üretken sermayede hızlı
bir büyümeyi öngörür. Üretken
sermayenin bu hızla büyümesi, (sayfa 199)
zenginliğin, lüksün, toplumsal gereksinme ve
zevklerde de eşit hızda büyümeye yolaçar.
Şu halde, her ne kadar işçinin zevk konulan
artmışsa da, bu zevklerin sağladıkları
toplumsal tatmin, kapitalistin artmış bulunan ve işçi
için erişilmez olan zevklerine kıyasla ve
genellikle toplumun gelişme aşamasına kıyasla,
düşmüştür. Bizim isteklerimiz ve
zevklerimiz toplumdan kaynaklanır; bu bakımdan, biz de
bunları, toplum ölçüsüne vururuz;
yoksa bize tatmin veren nesnelerle ölçmeyiz. Bunlar
toplumsal bir nitelik taşıdıklarından
görelidirler. Genel olarak ücret,
yalnız karşılığında elde
edebileceğim metalar miktarı ile belirlenmemektedir.
Ücret çeşitli ilişkileri içerir.
İşçilerin işgüçleri
karşılığında aldıkları şey,
her şeyden önce, belirli bir miktar paradır.
Ücret, sadece bu parasal fiyatla mı belirlenmektedir?
16. yüzyılda, Avrupa'da
dolaşımda bulunan altın ve gümüş,
Amerika'daki daha zengin ve işletilmesi daha kolay
madenlerin bulunuşu sonunda arttı. Bu nedenle, altın
ve gümüşün değeri, öteki metalara
oranla düştü. İşçiler işgüçleri
karşılığında para biçiminde aynı
miktar gümüş almaya devam ettiler. Emeklerinin
parasal fiyatı aynı kaldı, ama bununla birlikte,
ücretleri düşmüştü, çünkü
aynı nicelikteki gümüş karşılığında
ellerine geçen metalar toplamı daha azdı. Bu,
16. yüzyılda, sermayenin büyümesini,
burjuvazinin yükselişini daha da ilerleten koşullardan
biri oldu. Başka bir durumu alalım.
1847 yılı başında en gerekli besin
ürünlerinin, buğdayın, etin, yağın,
peynirin vb. fiyatları, kötü ürün
alınması yüzünden önemli derecede
artmıştı. İşçilerin işgüçleri
karşılığında aynı para tutarını
almakta devam ettiklerini varsayalım. Onların ücretleri
düşmüş değil miydi? Elbette. Aynı
para tutarı karşılığında daha az
ekmek, daha az et vb. alıyorlardı. Ücretleri,
gümüşün değeri azaldığı
için değil de, geçim araçlarının
değeri yükselmiş olduğundan ötürü
düşmüştü. Son
olarak, bütün tarım ürünlerinin ve
imalât sanayii ürünlerinin fiyatları, yeni
makinelerin kullanımı, daha elverişli bir mevsim
geçirilmesi vb. sonucu düşerken, emeğin
parasal fiyatının aynı kaldığını
varsayalım. Bu durumda (sayfa 200) işçiler, aynı
miktar para karşılığında her türden
daha çok meta satın alabilirler. Şu halde, salt
ücretlerinin parasal değerinin değişmemiş
olmasından ötürü, ücretleri artmıştır.
Demek ki, emeğin parasal fiyatı
ile, yeni itibari (nominal) ücret ile gerçek
ücret, yani ücret karşılığında
fiilen verilen metaların niceliği, birbirleriyle
çakışmazlar. Şu halde, ücretin
yükselmesinden ya da düşmesinden sözettiğimiz
zaman, yalnız emeğin parasal fiyatını, yani
itibari ücreti düşünmemeliyiz.
Ama ne itibari ücret, yani karşılığında
işçinin kendini kapitaliste sattığı
para tutarı, ne de gerçek ücret, yani işçinin
bu para ile satın alabildiği metaların niceliği,
ücretlerin içerdiği ilişkilerin tümünü
kapsamaz. Ücret, her şeyden
önce, kapitalistin kazancı ile, kapitalistin kârı
ile olan ilişkisiyle de belirlenir —göreli,
orantılı ücret. Gerçek
ücret, emeğin fiyatını öteki metaların
fiyatına göre ifade eder, öte yandan, göreli
ücret, dolaysız emeğin yarattığı
yeni değerdeki birikmiş emeğe, yani sermayeye
düşen paya oranla dolaysız emeğin payını
ifade eder. Daha yukarıda, 14.
sayfada, şöyle demiştik: "Şu halde
ücret, işçinin kendi ürettiği meta
içinde sahip olduğu pay değildir. Ücret,
kapitalistin onlarla kendisi için belirli bir miktarda
üretken işgücü satın aldığı
daha önceden varolan metaların bir bölümüdür."
Ama, kapitalistin, bu ücreti, işçi tarafından
üretilen ürünü sattığı fiyatın
içinde tekrar ele geçirmesi gerekir; bunu öyle
bir biçimde yapmalıdır ki, kendisine, kural
olarak, kendisi tarafından harcanmış olan üretim
maliyetinin üstünde bir artı, bir kâr
kalsın. İşçinin ürettiği metaın
satış fiyatı, kapitaliste göre, üç
bölüme ayrılır: birincisi, önceden
ödediği hammaddelerin fiyatı ile gene önceden
ödediği iş aletlerinin, makinelerin ve öteki
iş araçlarının yıpranma payını
karşılayan, onu yerine koyan bölüm; ikincisi,
önceden ödediği ücreti karşılayan
bölüm; üçüncüsü ise,
geriye kalan artı, kapitalistin kârı. Birinci
bölümün yalnızca önceden varolan
değerleri yerine koyuyor olmasına karşılık,
hem ücretin ve hem de kapitalistin kârının,
bir tüm olarak, işçinin (sayfa 201) emeği
tarafından yaratılmış olan
yeni değerden karşılandığı
ve hammaddelere eklendiği açıktır. Ve bu
anlamda, bunları birbirleriyle kıyaslayabilmek
için, ücrete ve kâra, işçinin
ürününden alınan paylar gözü ile
bakabiliriz. Gerçek ücret
aynı kalabilir, hatta yükselebilir de, ama göreli
ücret gene de düşebilir. Varsayalım ki,
örneğin bütün geçim araçlarının
fiyatı 2/3 oranında bir düşme gösterdiği
halde, günlük ücret yalnız üçte-bir
oranında, yani örneğin 3 marktan 2 marka düşüyor.
Her ne kadar işçi, iki markı ile daha önce
3 markla alabildiğinden daha büyük miktarda meta
alabilecekse de, onun ücreti, gene de, kapitalistin kârına
oranla azalmıştır. Kapitalistin (örneğin,
fabrikatörün) kârı bir mark artmıştır,
yani işçiye ödediği daha az değişim-değeri
tutarına karşılık, işçinin
eskisinden daha büyük bir miktarda değişim-değerleri
üretmesi gerekmektedir. Sermayenin payı, emeğin
payına göre artmıştır. Toplumsal
servetin sermaye ile emek arasındaki bölüşümü
daha da eşitsiz bir hale gelmiştir. Kapitalist, aynı
sermaye ile, daha büyük bir nicelikte emeğe
kumanda etmektedir. Kapitalist sınıfın işçi
sınıfı üzerindeki gücü artmıştır,
işçinin toplumsal konumu kötüleşmiş,
kapitalistinkinden bir adım daha aşağıya
düşmüştür. Peki
ama, karşılıklı ilişkiler
içersinde, ücretin ve kârın
yükselip alçalmasını
belirleyen genel yasa nedir?
Ücret ve kâr
birbirleriyle ters orantılıdır.
Emeğin payı, yani ücret
düştüğü ölçüde,
sermayenin payı, yani kâr
yükselir, ve vice versa. Ücret
düştükçe kâr yükselir;
ücret yükseldikçe kâr
düşer. Belki de buna
şöyle itiraz edilecektir: ister yeni pazarların
açılması sonucu, ister eski pazarlarda talebin
geçici olarak artması sonucu, vb. olsun, kendi
metalarına olan talebin artmasıyla, kapitalist,
ürünlerini öteki kapitalistlerle daha elverişli
koşullarda değişerek kâr edebilir;
kapitalistin kârı, demek ki, öteki
kapitalistlerin safdışı kalmasından dolayı,
ücretteki, işgücünün değişim-değerindeki
yükseliş ve düşüşlerden bağımsız
olarak artabilir; ya da kapitalistin kârı, iş
aletlerinin yetkinleşmesi, doğa kuvvetlerinin yeni bir
kullanımı vb. sayesinde de yükselebilir.
Her şeyden önce şunu kabul etmek
gerekecektir ki, ters (sayfa 202) yoldan giderek de varılsa,
sonuç aynı kalır. Evet, kâr, ücret
azaldığı için artmamıştır,
ücret, kâr arttığı için
azalmıştır. Kapitalist, başka kişilerin
aynı miktardaki emeği ile, emeğe daha yüksek
bir fiyat ödemeksizin, daha büyük bir miktarda
değişim-değeri elde etmiştir; yani bu duruma
göre, emeğe ödenen, emeğin kapitaliste
bıraktığı net kâra oranla daha azdır.
Ayrıca, anımsatalım ki,
metaların fiyatlarındaki dalgalanmalara karşın,
her metaın ortalama fiyatı, yani metaın başka
metalarla değişilme oranı, o metaın üretim
maliyeti ile belirlenir. Demek ki, kapitalist sınıf
içindeki birbirini geçmeler, zorunlu olarak,
birbirlerini dengelerler. Makinelerin gelişip yetkinleşmesi,
yeni doğal güçlerin üretim için
kullanılması, belli bir süre içersinde aynı
nicelikteki emek ve sermaye ile daha çok miktarlarda ürün
yaratılmasını sağlar, yoksa daha büyük
değişim-değeri yaratılmasını değil.
Eğirme makinesi sayesinde bir saat içinde, bu
makinenin icadından önce çıkartabildiğinin
iki katı, örneğin elli yerine yüz kilo iplik
çıkarabiliyorsam da, bu yüz kilo iplik
karşılığında, uzun vadede, daha önce
elli kilo karşılığında alabildiğimden
daha fazla meta alamam, çünkü üretim
mafiyeti yarı yarıya düşmüştür,
ya da çünkü, aynı üretim maliyeti ile
iki katı ürün verebiliyorum.
İster bir ülkenin, ister bütün dünya
pazarının kapitalist sınıfı, burjuvazisi
olsun, üretimin net kârını aralarında
ne oranda üleşirlerse üleşsinler, bu net
kârın toplam tutarı, her zaman için, bir
bütün olarak dolaysız emeğin birikmiş
emeği artırmış olduğu miktardan
ibarettir. Demek ki, bu toplam miktar, emeğin sermayeyi
artırdığı oranda, yani kârın
ücrete kıyasla yükseldiği oranda artar.
Şu halde görüyoruz ki, sermaye
ile ücretli emek arasındaki
ilişkinin sınırları içinde
kalsak bile, sermayenin çıkarları
ile ücretli emeğin çıkarları
birbirlerine taban tabana karşıttırlar.
Sermayede hızlı bir artış,
kârda da hızlı bir artış demektir. Eğer
emeğin fiyatı, eğer göreli ücret hızla
azalırsa, kâr da, ancak bu aynı hızla
artabilir. Gerçek ücretin, kâr ile aynı
oranda olmasa bile, itibari ücretle, emeğin parasal
değeri ile birlikte aynı anda yükseliyor olmasına
karşın, (sayfa 203) göreli ücret düşebilir.
Örneğin işlerin iyi gittiği dönemlerde,
eğer ücret yüzde-beş, öte yandan kâr
da yüzde-otuz yükselse, orantılı ücret,
yani göreli ücret yükselmiş değil,
düşmüş olur.
Demek ki, eğer işçinin geliri, sermayenin hızlı
büyümesi ile birlikte yükselecek olursa, işçiyi
kapitalistten ayıran toplumsal uçurum da aynı
zamanda genişler, bu arada sermayenin emek üzerindeki
gücü, emeğin sermaye karşısındaki
bağımlılığı da büyür.
İşçinin, sermayenin hızla
büyümesinde çıkarı vardır demek,
işçi başkalarının zenginliğini ne
kadar büyük bir hızla çoğaltırsa,
kendi payına düşen kırıntılar o
denli bol olacak, istihdam ve var edilebilecek işçilerin
sayısı o denli çok olacak, sermayeye bağımlı
köleler yığını o denli artırılabilecek
demektir ancak. Demek ki, şunları
saptadık: İşçi
sınıfı için en elverişli
olan koşullar, sermayenin olabilecek
en hızlı büyümesi bile,
işçinin maddi varlığını ne denli
iyileştirirse iyileştirsin, kendi çıkarlarıyla
burjuvazinin çıkarları arasındaki uzlaşmaz
karşıtlığı ortadan kaldırmaz. Kâr
ve ücret, daha önce de olduğu gibi,
ters orantılı olarak kalırlar.
Eğer sermaye hızla büyüyorsa
ücret yükselebilir; ama sermayenin kârı
bununla kıyaslanamayacak kadar çabuk yükselir.
İşçinin maddi durumu iyileşmiştir, ama
toplumsal konumunun pahasına. Onu kapitalistten ayıran
toplumsal uçurum genişlemiştir.
Son olarak: Ücretli emek
için en elverişli koşul, üretken sermayenin
mümkün olduğu kadar hızlı büyümesidir
demek, yalnızca şu anlama gelir: işçi
sınıfı ne denli çabuk çoğalır
ve kendisine düşman olan gücü, kendisine ait
olmayıp kendisine egemen olan zenginliği ne denli çabuk
genişletirse, burjuvazinin kendisini kuyruğuna takıp
peşinden sürüklemesine yarayan yaldızlı
zincirleri kendi eliyle yapmaktan hoşnut olarak, burjuva
zenginliğini artırmak, sermayenin gücünü
genişletmek üzere yeniden çalışmaya
koyulacağı koşullar da o denli elverişli
olacaktır. Üretken sermayenin
büyümesi ile ücretin yükselmesi, gerçekten
de, burjuva iktisatçılarının iddia
ettikleri kadar (sayfa 204) ayrılmazcasına birbirine
bağlı mıdır? Onların sözlerine
inanmamalıyız. Hatta, sermaye semirdikçe onun
kölesi de o kadar iyi beslenir dedikleri zaman da, onlara
inanmamalıyız. Burjuvazi fazla uyanıktır,
hizmetkârlar kalabalığının
gözalıcılığından böbürlenen
büyük derebeyinin boş inanlarını
paylaşmayacak kadar hesaplıdır. Burjuvazinin,
varoluş koşulları, onu, hesap yapmaya zorlar.
O halde şu noktayı daha yakından
incelememiz gerekecek: Üretken
sermayenin büyümesi ücretleri
nasıl etkiler? Eğer
burjuva toplumunun üretken sermayesi tüm olarak
büyüyecek olursa, emek birikimi de daha
çeşitlilik kazanır. Sermayeler sayıca
ve kapsam olarak artar. Sermayelerin sayıca artması,
kapitalistler arasındaki rekabeti
artırır. Sermayelerin artmakta olan
kapsamı, daha kocaman savaş
araçlarıyla birlikte daha güçlü
emek ordularının sanayiin savaş
alanına sürülmesine yolaçar.
Bir kapitalist, ancak daha ucuza
satarak, başka bir kapitalisti bu alandan sürüp
atabilir ve onun sermayesini ele geçirebilir. Batmadan
daha ucuza satabilmek için, daha ucuza üretmek, yani
emeğin üretken gücünü mümkün
olduğu kadar artırmak gerekir. Ama emeğin üretken
gücü, özellikle daha büyük
bir işbölümü ile, makinelerin
daha genel bir biçimde üretime sokulması ve
durmadan geliştirilmesi ile artar. İşin kendi
aralarında bölündüğü emek ordusu ne
denli büyük olursa, makineleşmenin alanı ne
denli genişlerse, üretim maliyeti o ölçüde
buna orantılı olarak düşer, emek o ölçüde
verimli olur. Bu yüzden, kapitalistler arasında,
işbölümünü ve makineleri artırmak
ve her ikisinden de en büyük ölçülerde
yararlanmak yolunda genel bir yarışma başlar.
Eğer bir kapitalist, daha büyük bir
işbölümü ile, yeni makinelerin kullanılması
ve geliştirilmesi ile, doğa kuvvetlerinin daha
elverişli bir biçimde ve daha büyük bir
ölçüde kullanılması ile aynı emek
ya da birikmiş emek kullanarak rakiplerinden daha büyük
bir miktarda ürün, yani meta yaratmanın yolunu
bulmuşsa; örneğin rakiplerinin yarım metre
kumaş dokuyabildikleri aynı işzamanı
içerisinde bir yarım metre daha üretebiliyorsa,
bu kapitalist nasıl (sayfa 205) davranacaktır?
Bu kapitalist, yarım metre kumaşı,
pazardaki eski fiyata satmakta devam edebilirdi, ama bu,
rakiplerini safdışı etmenin ve kendi sürümünü
artırmanın çaresi olmazdı. Ama üretimi
genişlediği ölçüde, satma gereksinmesi
de artmıştır. Onun yarattığı daha
güçlü ve daha pahalı üretim araçları,
elbette ki, ona, metaını daha ucuza satma olanağını
sağlar, ama aynı zamanda, onu, daha çok
meta satmaya ve kendi metaları için çok
daha geniş bir pazar ele geçirmeye zorlar.
Şu halde, kapitalistimiz, yarım metre kumaşını
rakiplerinden daha ucuza satacaktır.
Ancak, her ne kadar, bütün bir metre kumaş, ona,
yarım metre kumaşın öteki kapitalistlere
malolduğundan daha fazlaya malolmuyorsa da, o, bu bir
metreyi rakiplerinin yarım metreyi sattıkları
kadar ucuza satmayacaktır. Yoksa hiç bir ek kazanç
sağlayamazdı ve metaının değişimi
sonucu, ancak üretim maliyetlerini elde edebilirdi. Onun
daha büyük gelir elde etme olasılığı,
sermayesini ötekilerden daha çok artırmış
olmasından değil, daha büyük bir sermayeyi
harekete geçirmiş bulunması olgusundan ileri
gelmektedir. Ayrıca, eğer mallarının fiyatını
rakiplerininkinden pek az bir yüzde ile düşük
tutacak olursa, varmak istediği amaca ulaşır. Daha
ucuz fiyata satarak rakiplerini safdışı
eder, onların pazarlarından hiç değilse bir
kısmını ellerinden alır. Şunu da
hatırlatalım ki, yürürlükteki fiyat, her
zaman, metaın satışının elverişli
ya da elverişsiz bir sanayi mevsiminde olup olmamasına
göre, üretim maliyetinin üstünde
ya da altındadır. Yeni ve daha verimli üretim
araçları kullanmış olan kapitalistin
metalarını gerçek üretim maliyetinin ne
kadar üstünde bir yüzde ile satacağı,
bir metre kumaşın o zamana kadar alışılagelmiş
üretim maliyetinin altında ya da üstünde
oluşuna göre değişir.
Ama kapitalistimizin ayrıcalıklı konumu
uzun sürmez, öteki rakip kapitalistler de aynı
makineleri ve işbölümünü uygularlar, ve
bunu, aynı ölçüde, hatta daha büyük
bir ölçüde yaparlar ve bu uygulama o kadar
genelleşir ki, kumaşın fiyatı, yalnızca
eski üretim maliyetinin altına
değil, yeni üretim maliyetinin
de altına düşer.
Böylece, kapitalistlerin birbirlerine göre olan
konumları, (sayfa 206) yeni üretim araçlarının
kullanılmaya başlanmasından önceki
konumlarıyla aynı olur, ve bu araçlarla aynı
fiyat üzerinden iki katı üretebiliyorlarsa da,
şimdi artık bu iki kat üretimi eski fiyatın
altında bir fiyatla sürmek zorundadırlar.
Bu yeni üretim maliyeti temeli üzerinde aynı oyun
yeniden başlar. Daha büyük işbölümü,
daha çok makine, işbölümünden ve yeni
makinelerden daha geniş ölçüde
yararlanılması. Ve rekabet, bu sonuca karşı
aynı tepkiyi yeniden yaratır.
Böylece üretim biçiminin ve üretim
araçlarının, nasıl durmadan dönüşümler
geçirdiklerini, köklü değişikliklere
uğradıklarını; işbölümünün
nasıl zorunlu olarak daha büyük
bir işbölümüne, makine
kullanımının daha geniş
bir biçimde makineler kullanımına,
büyük çapta bir işin
daha da büyük çapta
bir işe yolaçtığını
görüyoruz. İşte,
burjuva üretimini durmadan eski yolundan çıkartan,
ve sermayeyi, emeğin üretici güçlerini
yetkinleştirmeye zorlayan ve onları yeğinleştirdiğinden
ötürü, sermayeye durdurak dedirtmeyen, kulağına
sürekli olarak "yürül yürü!"
diye fısıldayan işte bu yasadır.
Bu yasa, ticari dönemlerin dalgalanmalarının
sınırları içinde, bir metaın fiyatını,
zorunlu olarak, o metaın üretim maliyetine
eşitleyen yasadan başka bir şey değildir.
Bir kapitalistin birlikte üretime
soktuğu üretim araçları ne denli güçlü
olursa olsun, rekabet, bu üretim araçlarını
evrenselleştirecektir, ve onları evrenselleştirdiği
bu andan itibaren, sermayenin daha verimli oluşunun tek
sonucu, kendisinin şimdi artık aynı fiyata,
eskisinden on, yirmi, yüz kez daha fazla ürün
çıkarması olacaktır. Ama yalnızca daha
çok kâr elde etmek için değil, üretim
maliyetini de karşılamak için —görmüş
olduğumuz gibi, bizzat üretim aleti giderek daha
pahalılaşmaktadır— şimdi daha geniş
bir satış zorunlu hale geldiğinden ve bu yığınsal
satış yalnız kendisi için değil,
rakipleri için de bir ölüm-kalım sorunu
olduğundan, düşük satış fiyatını
daha çok miktarda ürün satışıyla
dengelemek için öncekinden belki de bin kez daha çok
satmak zorunda kaldığına göre, yeni
bulunan üretim araçları ne
denli verimli olursa, eski mücadele
de o denli şiddetli bir
biçimde yeniden başlar. Demek ki,
işbölümü ve makinelerin
(sayfa 207) kullanılması, çok daha
büyük bir ölçüde,
alabildiğine gelişmeye devam
edecektir. Şu halde,
kullanılan üretim araçlarının gücü
ne olursa olsun, rekabet, metaın fiyatını, gerisin
geriye üretim maliyetine indirgeyerek, böylece ucuz
üretimi, —aynı toplam fiyat karşılığında
gittikçe daha büyük bir ürün arzını—
kaçınılmaz bir yasa durumuna yükselterek,
daha ucuza ürettiği ölçüde, yani aynı
emek miktarı ile daha fazla ürettiği ölçüde
sermayenin elinden bu gücün altın meyvelerini
kapmaya çalışır. Demek ki, böylece,
kapitalist, kendi öz çabası ile, aynı
işzamanı içersinde daha çok üretmek
zorunluluğundan, kısacası, kendi
sermayesinin değerini artırmak
için daha güç koşullardan
başka bir şey kazanmış olmayacaktır. Bu
bakımdan, rekabet, üretim maliyeti yasası ile,
onun peşini bırakmazken, rakiplerine karşı
ortaya çıkardığı her yeni silah
kendisine karşı dönerken, kapitalist, eski
makinelerin ve eski işbölümü yöntemlerinin
yerine, kuşkusuz daha pahalı, ama daha ucuza üreten
yenilerini, rekabetin bu yenileri eskitip gözden düşürmesini
beklemeksizin, hiç ara vermeden, yenilerini getirerek
yarışmayı kazanmaya çalışır.
Şimdi bütün dünya
pazarı üzerinde aynı zamanda yer
alan bu hummalı çırpınışı
gözümüzün önüne getirecek olursak,
sermaye büyümesinin, birikmesinin ve yoğunlaşmasının,
nasıl kesintisiz bir işbölümü ile ve
yeni makinelerin kullanılmasına ve eskilerin
geliştirilmesine, bunun da çok daha büyük
boyutlarla sonuçlanmasına yolaçtığı
anlaşılır olacaktır.
Peki ama, üretken sermayenin
büyümesine ayrılmazcasına bağlı
bu koşullar ücretin belirlenmesini
nasıl etkilerler?
Daha büyük bir işbölümü, bir
işçiye, 5, 10, 20 kişinin işini yapma
olanağını verir; demek oluyor ki, işbölümü,
işçiler arasındaki rekabeti, 5, 10, 20 kat
artırır. İşçiler, yalnız,
kendilerini birbirlerinden daha ucuz fiyata satarak birbirleriyle
rekabet etmezler; bir tek işçinin, 5, 10, 20 işçinin
işini yerine getirmesi biçiminde de birbirleriyle
rekabet ederler; işçileri bu biçimde rekabete
zorlayan şey, sermayenin getirdiği ve sürekli
olarak artan işbölümüdür.
Üstelik, işbölümü
arttığı ölçüde, iş
basitleşir. İşçinin özel
ustalığı değerini yitirir. İşçi,
yoğun bedensel ve zihinsel (sayfa 208) yetenekler kullanmak
zorunda kalmayan basit, tekdüze bir üretici güce
dönüşür. Onun emeği, herkesin
becerebileceği bir emek olur. Bunun içindir ki,
rakipler, her yandan işçi üzerinde baskı
yaparlar, ve ayrıca anımsatalım ki, iş ne
kadar basit ve öğrenilmesi kolaysa, işe alışmak
için gerekli üretim maliyeti de o kadar düşer
ve ücretler de o ölçüde düşer,
çünkü ücret, bütün öteki
metaların fiyatları gibi, kendi üretim maliyetiyle
belirlenir. Demek ki, iş,
doyurucu, zevk verici olmaktan
uzaklaştıkça, işe karşı
isteksizlik arttıkça, rekabet
çoğalır, ücret azalır.
İşçi, ister daha uzun saatler çalışarak
olsun, ya da ister bir saatte daha çok üreterek
olsun, daha çok çalışarak aldığı
ücretinin miktarını aynı tutmaya çalışır.
Demek ki, yoksulluğun dürtüsü, işbölümünün
yıkıcı etkilerini daha da artırır. Bunun
da sonucu şudur: daha çok çalıştıkça,
daha az ücret alır; ve iş
arkadaşlarıyla olan salt bu rekabet yüzünden,
iş arkadaşlarını da, kendisininki kadar kötü
koşullarla kendilerini satan birer rakip haline getirir,
bundan ötürü, son tahlilde, işçi
sınıfının bir üyesi
olarak kendisiyle rekabet eder.
Makine, usta işçilerin yerine
düz işçileri, erkeklerin yerine kadınları,
erginlerin yerine çocukları koyarak çok daha
geniş bir ölçekte aynı sonuçları
getirir. Makinelerin yeni uygulandıkları yerlerde el
işçilerini yığın yığın
sokaklara dökerek ve makinelerin geliştirildikleri,
yetkinleştirildikleri ve yerlerine daha üretken
makinelerin konulduğu yerlerde ise işçileri daha
küçük yığınlar halinde işlerinden
ederek, aynı sonuçları yaratır. Yukarda,
kapitalistlerin kendi aralarındaki sanayi savaşının
kabaca çiziştirilmiş bir portresini vermiş
bulunuyoruz; bu savaşın şöyle
bir özelliği vardır: bu
savaşta, çarpışmalar, işçi
ordusunun askere alınmasından çok,
terhis edilmesiyle kazanılır.
Generaller, yani kapitalistler, kim
daha çok sanayi erine yol
verecek diye aralarında yarışırlar.
İktisatçılar, bize,
makinelerin gereksiz kıldığı işçilerin
yeni istihdam dalları bulduklarını söylerler,
bu doğrudur. Ama onlar, işten
çıkarılmış aynı işçilerin
yeni işkollarında iş bulabileceklerini doğrudan
doğruya iddia etmeye kalkışamazlar. Olgular bu
yalana karşı bas bas bağırıyor. (sayfa
209) Gerçekte iddia ettikleri şundan ibarettir: işçi
sınıfının başka kesimleri
için, örneğin batmaya yüztutmuş bir
sanayi koluna girmek üzere olan genç işçi
kuşakları için, yeni iş olanakları
doğacaktır. Bu, elbette, mirastan mahrum edilmiş
işçiler için büyük bir tesellidir.
Muhterem kapitalistler hiç bir zaman sömürülecek
taze et ve kan sıkıntısı duymayacaklar, ve
ölüleri, kendi ölülerini gömmeye
terkedeceklerdir. Bu, burjuvaların, işçilerden
çok kendi kendilerine verdikleri bir tesellidir. Makine
yüzünden tüm ücretli işçiler
sınıfı ortadan kalkacak olsaydı, ücretli
emek olmadıkça sermaye olmaktan çıkan
sermaye için bu ne korkunç bir şey olurdu!
Ama işçilerin, doğrudan doğruya
makine yüzünden işten atılanların ve
yeni kuşaktan onların yerine zaten gözdikmiş
bulunan tüm kesiminin yeni bir iş
bulduğunu varsayalım. Bu yeni işin
yitirilmiş olan kadar yüksek ücret getireceğini
düşünen var mı? Bu, bütün
iktisat yasaları ile çelişen
bir şey olurdu. Modern sanayiin her
zaman, karmaşık, üst düzeyde bir işin
yerine, nasıl daha yalın ve alt düzeyde bir iş
getirdiğini gördük.
Makine yüzünden bir sanayi dalından kapı
dışarı edilen bir işçi yığını,
daha düşük bir ücretle
çalışmadıkça, nasıl olur
da, başka bir sanayi dalına sığınabilir?
Bizzat makinelerin yapımında
çalışan işçiler, bu durumun dışında
bir ömek olarak gösterilmiştir. Denilir ki,
sanayide daha çok makine talep edilmeye ve kullanılmaya
başlar başlamaz, makineler de, zorunlu olarak, sayıca
artacaktır, ve bunun sonucu, makinelerin yapımı,
şu halde makine yapımıyla uğraşan
işçilerin sayısı da artacaktır; ve bu
sanayi dalında çalıştırılan
işçilerin usta, ve hatta eğitim görmüş
işçiler oldukları öne sürülmektedir.
Zaten daha önceleri bile ancak
yarıyarıya doğru olan bu iddia, 1840 yılından
beri bir değer taşır görünümünü
büsbütün yitirmiştir, çünkü
makine yapımında her zamankinden daha çeşitli
makineler kullanılması pamuk ipliği yapımında
kullanılandan ne fazladır ne de eksik, ve makine yapan
fabrikalarda çalıştırılan işçiler,
son derecede gelişmiş makineler karşısında,
ancak çok ilkel makinelerin oynadıkları rolü
oynayabilmektedir. Ama, makinenin
kovduğu erkek işçinin yerine, fabrika, (sayfa
210) belki de üç çocuk ve bir
kadın çalıştırmaktadır. Ama
erkeğin ücretinin, üç çocuk ve bir
kadın için yeterli olması gerekmiyor muydu?
Asgari ücretin, soyun varlığını
sürdürmek ve sayısını çoğaltmak
için yeterli olması gerekmiyor muydu? Burjuvaların
pek sevdikleri bu sözler neyi tanıtlar öyleyse?
Bir tek işçi ailesini yaşatmak
için, şimdi artık dört kat fazla işçinin
yaşamının tüketilmekte olduğundan başka
bir şeyi değil. Özetleyelim:
Üretken sermaye ne denli
büyürse, işbölümü ve
makine kullanımı da o denli
genişler. İşbölümü ve
makine kullanımı ne denli
genişlerse, işçiler arasındaki
rekabet de o denli genişler
ve ücretleri de o denli
kısılır. Buna ek
olarak, toplumun üst tabakalarından
da işçi sınıfına katılmalar olur.
Kollarını işçilerin kolları yanında
kaldırmaktan başka çareleri olmayan bir küçük
sanayiciler ve küçük rantiyeciler kitlesi, işçi
sınıfı saflarına fırlatılıp
atılırlar. Böylece, iş istemek üzere
havaya kalkan kolların meydana getirdiği orman gitgide
sıklaşırken, kolların kendileri gittikçe
cılızlaşır. Besbelli
ki, küçük sanayici, ilk koşullarından
biri gittikçe daha büyük ölçekte
üretmek, yani küçük bir sanayici değil,
tam tersine, büyük sanayici olmak olan bir savaşta,
fazla dayanamaz. Sermayelerin kitlesi ve
sayısı çoğaldıkça, sermaye
büyüdükçe sermayenin faizinin azaldığı;
bunun sonucu olarak, küçük rantiyenin artık
aldığı faizle yaşayamaz olduğu, onun da
sanayie atılması, yani küçük
sanayiciler saflarını ve böylece de işçi
sınıfı adaylarının saflarını
kabartması gerektiği — bütün bunlar,
daha fazla açıklamayı gerektirmez.
Son olarak, kapitalistler, yukarda anlatılmış
bulunan hareket yüzünden, mevcut dev üretim
araçlarını daha büyük bir ölçüde
işletmek ve bütün bellibaşlı kredi
kaynaklarını bu amaca yöneltmek zorunda kaldıkça
sınai depremler —ki bu depremler boyunca ticaret
âlemi, ancak servetin, ürünlerin ve hatta üretici
güçlerin bir bölümünü cehennem
tanrılarına kurban etmek suretiyle ayakta kalabilir—
gitgide çoğalır — tek sözcükle,
bunalımlar artar. Üretim yığını,
ve bunun sonucu olarak da daha geniş pazarlara olan
gereksinme büyüdükçe, salt bu nedenden
ötürü olsa bile, (sayfa 211) herbir önceki
bunalım, dünya pazarının karşısına,
o zamana dek ele geçirilmemiş ya da yalnızca
yüzeysel olarak sömürülen bir pazar
çıkardığından, dünya pazarı
giderek daha çok daralır, giderek daha az sayıda
sömürülecek pazar kalır, bunun sonucu olarak
da bunalımlar daha sıklaşır ve daha
şiddetlenir. Ama sermaye yalnızca emekle yaşamaz.
O, hem seçkin, hem de barbar bir efendi olarak,
kölelerinin cesetlerini, bu bunalımlar sırasında
canvermiş işçi kurbanlarının tümünü
kendisiyle birlikte mezara sürükler. Böylece
görüyoruz ki, eğer sermaye hızla
büyürse, işçiler arasındaki
rekabet bununla kıyaslanamayacak bir
hızla büyür, yani işçi
sınıfının istihdam araçları,
yaşam araçları buna oranla
çok daha fazla azalır,
ama bununla birlikte, sermayenin
hızla büyümesi ücretli
emek için en elverişli
koşuldur.[87]
(sayfa 212)
Aralık
1847'nin ikinci yarısında
kendisi tarafından verilen konferanslara
dayanılarak Marx tarafından yazılmıştır
Neue Rheinische
Zeitung, 5-8 ve 11 Nisan 1849,
n° 264-67 ve 269'da yayınlanmıştır
Engels'in Önsöz'ünü
yazarak baskıya hazırladığı
ayrı bir broşür olarak
1891'de, Berlin'de yayınlanmıştır
Dipnotlar
[*]
"İşgücü" terimi, buraya, Engels
tarafından eklenmemiştir; Marx'ın Neue
Rheinische Zeitung'da yayınladığı
metinde terim zaten vardı. -Ed.
[75] Bu yapıtı baskıya hazırlarken
Marx, kapitalist toplumdaki sınıf savaşımının
maddi temelini oluşturan iktisadi ilişkilerin
anahatlarını herkesçe anlaşılabilir
bir dille sunmayı hedeflemişti. Amacı,
proletaryayı teorik bir silahla —kapitalist toplumda
burjuvazinin sınıf egemenliğinin ve işçilerin
ücret köleliğinin üzerine dayandıkları
temel konusunda derin bir bilimsel kavrayışla—
silahlandırmaktı. Ücretli
Emek ve Sermaye'nin bu ciltte yer alan
Türkçe metni, bu yapıtın Fransızcasından
çevrilerek (K. Marx, Travail Salarié
et Capital; Salarie, Prix et
Profit, Editions Sociales, Paris 1969) Ücretli
Emek ve Sermaye; Ücret, Fiyat
ve Kâr adı ile Sol Yayınları
tarafından Nisan 1976'da yayınlanmış ikinci
baskısındaki metnin bu cilt için düzenlenmış
yeniden basımıdır. - 174.
[76] Neue Rheinische Zeitung.
Organ der Demokratie — 1 Haziran
1848'den 19 Mayıs 1849'a kadar Köln'de yayınlanmış
bir günlük gazete; Marx gazetenin başyazarı,
Engels de yazıkurulu üyesiydi. - 174, 226, 428, 611.
[77] Brüksel'deki Alman İşçileri
Birliği, Belçika'da yaşamakta olan Alman
işçilerinin siyasal bilinçlerini daha da
geliştirmek ve onlar arasında bilimsel komünizm
düşüncelerini yaymak için 1847 Ağustosu
sonlarında Marx ve Engels tarafından kurulmuştu.
Marx, Engels ve arkadaşları tarafından
yönlendirilmekte olan Birlik, Belçika'daki devrimci
Alman işçileri için, çevresinde
toplanılan yasal bir merkez haline geldi. Birliğin en
önde gelen üyeleri, aynı zamanda, Komünist
Birliğin Belçika şubesi üyeleriydiler.
Üyelerinin Belçika polisi tarafından
tutuklanması ve sınırdışı edilmesi
yüzünden Brüksel'deki Alman İşçileri
Birliğinin faaliyetleri, Fransa'daki 1848 Şubat burjuva
devriminin hemen ardından durdu. - 174.
[78] Burada, Macaristan burjuva devriminin
bastırılması ve Avusturya Habsburg hanedanlığının
yeniden kurulması amacıyla Macaristan'ın 1849'da
Çar birlikleri tarafından işgal edilmesine
değinilmektedir. - 174.
[79] Burada, Mayıs-Haziran 1849'da Almanya'da
(28 Mart 1849'da Frankfurt Ulusal Meclisi tarafından kabul
edilmiş, ama birtakım Alman devletleri tarafından
reddedilmiş bulunan) İmparatorluk Anayasasının
desteklenmesi amacıyla girişilen halk ayaklanmasına
değinilmektedir. Bu ayaklanmalar kendiliğinden ve
birbirlerinden kopuktular, ve 1849 Haziranı ortasında
bastırıldılar. - 174, 214.
[80] Ücretli emek ve sermaye konusu üzerinde
"Ücret" başlığını, ve
kapağında da "Brüksel, Aralık 1847"
notunu taşıyan nihai konuşmanın ya da bir
dizi nihai konuşmanın kaba anahatları daha
sonradan Marx'ın elyazmaları arasında bulundu. Bu
konuşmaların içeriğine gelince, (bkz: K.
Marx, Ücretli Emek ve Sermaye;
Ücret, Fiyat ve Kâr, Sol
Yayınları, Ankara 1976, s. 61-88) elyazmaları,
tamamlanmış Ücretli Emek ve
Sermaye yapıtının bazı bakımlardan
bir devamıdır. Bu yapıtın basıma hazır
hale getirilmiş biçimdeki son bölümleri
Marx'ın elyazmaları arasında bulunamamıştır.
- 174.
[81] Marx, Kapital'de şöyle
yazıyordu: "... ben klasik ekonomi politik deyince ...
W. Petty'den beri, burjuva toplumundaki gerçek üretim
ilişkilerini araştıran bir ekonomi bilimini
anlıyorum." (Karl Marx, Kapital, Birinci Cilt,
Sol Yayınları, Ankara 1975, s. 102, 33. dipnot.)
Klasik ekonomi politiğin İngiltere'de en önde
gelen temsilcileri, Adam Smith ve David Ricardo idi. - 176.
[82] Engels, Anti-Dühring'de
şöyle yazıyordu: "Ekonomi politik, dâhi
kafalarda 17. yüzyıl sonuna doğru doğmuş
olmasına karşın, gene de, dar anlamda,
fizyokratlar ve Adam Smith'in vermiş bulundukları
olumlu formüller içinde, esas itibariyle 18. yüzyılın
çocuğudur..." (F. Engels, Anti-Dühring,
Sol Yayınları, Ankara 1975, s. 241.) - 176, 254.
[83] Karl Marx, Kapital, Birinci Cilt, Sol
Yayınları, Ankara 1975, s. 596. - 179.
[84] Karl Marx, Kapital, Birinci Cilt, Sol
Yayınları, Ankara 1975, s. 191. - 180.
[85] Engels, burada, 1891'deki Mayıs Gününün
kutlanmasına değiniyor. Bazı ülkelerde
(İngiltere ve Almanya) Mayıs Günü 1 Mayıstan
sonra gelen ilk Pazar günü kutlanmaktaydı, ki
1891'de bu, 3 Mayısa raslamaktaydı. - 183.
[86] 1848 Devrimi sözkonusudur. - 184.
[87] "Giriş"te Engels'in belirttiği
gibi, bu yapıt tamamlanmadan kalmıştır. Marx,
Köln'den geçici olarak ayrıldığı
için ve Almanya'daki siyasal durumun kızışması
ve Neue Rheinische Zeitung'un yayınının
durmuş olması nedeniyle makalelerin yayını
kesintiye uğramıştı. - 212.
|
|